Doruk noktasına giden yolda yaşananların hazzı uzattığı sonucuna vardı.
Gülümseyin. Hayatın anlamı keyif almak ve gülümsemektir.
Kendini keşfetme yolculuğumu ve bu süreçte öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum. Yıllar içinde birçok kişiyle tanıştım; farklı yöntem ve teknikler öğrendim, sonra bunları kendi hayatımda uyguladım. Zamanla şunu anladım: Beni değiştiren, bildiklerimden çok eyleme döktüğüm çalışmalardı.
Kitap okumayı severim. Evimde bu konuda onlarca kitap var; yeni çıkanları da takip etmeye çalışıyorum. Bazı kitapları daha iyi özümsemek için iki kez okudum. Başlangıçta her yeni bilgi bende büyük bir heyecan yaratıyor, hemen çalışmaya başlayıp kısa sürede sonuç almayı bekliyordum. Oysa hızlı başarı isteğim, bir süre sonra yorulup vazgeçmeme neden oluyordu.
Eckhart Tolle’nin bu yaklaşımında kabullenmek, her koşulu beğenmek ya da değiştirmekten vazgeçmek değildir. Önce, şu anda olanı ve ona karşı içinizde oluşan tepkiyi fark etmektir. Bulunduğunuz yer, birlikte olduğunuz kişi ya da yaptığınız iş ile duygularınız arasında bilinçsizce bir çatışma yaratıyor musunuz? Olana içsel olarak karşı koymanın ne kadar yorucu ve acı verici olduğunu hissedebiliyor musunuz?
Bu çatışmayı fark ettiğinizde, onu sürdürmek zorunda olmadığınızı da görebilirsiniz. Olanı olduğu gibi kabul etmek, yaşananı zihninizde sürekli yargılamayı ve bu anla içinizden savaşmayı bırakmaya alan açar. Tolle’nin vurguladığı teslimiyet, dış koşullara boyun eğmekten çok, bu anın gerçekliğine karşı içsel direnişi fark edip gevşetmektir.
Yüzeyden bakıldığında şimdiki an, gün boyunca yaşanan binlerce andan yalnızca biri gibi görünür. Oysa daha derin bir dikkatle baktığımızda, hayatın daima tek bir anda yaşandığını fark ederiz. Yaşam ebediyen “bu an” değil midir?
Eckhart Tolle’nin Şimdi üzerine bu düşünceleri, dikkatimizi kaçamayacağımız tek yere, içinde bulunduğumuz ana yöneltir. Yaşamımız ne kadar değişirse değişsin, deneyimlediğimiz her şey daima şimdide gerçekleşir.
Şimdi, kaçamayacağımız tek şeydir. Öyleyse neden onu hoş karşılamayalım, onunla dost olmayalım? Şimdiki anla dost olduğunuzda, nerede bulunursanız bulunun kendinizi daha rahat hissedersiniz. Şimdi’de rahat değilseniz, nereye giderseniz gidin huzursuzluğu ve rahatsızlığı da yanınızda taşırsınız.
Şimdiki an olduğu gibidir; daima. Onun böyle olmasına izin verebilir misiniz? Anda kalmak ve huzur, yaşananları zorla değiştirmeye çalışmaktan değil, önce mevcut olanı olduğu gibi görebilmekten doğar.
Yaşamı geçmiş, şimdi ve gelecek olarak bölmek zihin ürünüdür; bu bölünme, Tolle’nin yaklaşımında, gerçekliğin kendisi değil zihinsel bir soyutlamadır. Geçmiş ancak şimdi hatırlanabilir: Hatırlama eylemi de şu anda gerçekleşir. Gelecek geldiğinde ise yine şimdi olur. Bu nedenle gerçek olan ve daima var olan tek şey şimdiki andır.
Bu bakış, geçmişi yok saymak ya da geleceği hiç düşünmemek anlamına gelmez. Önemli olan, düşünceleri yaşanan anın kendisi sanmamaktır. Geçmişi anımsayabilir, geleceğe yönelik plan yapabilirsiniz; ancak anımsama ve planlama da şu anda gerçekleşir.
Dikkatinizi Şimdi’ye vermek, yaşamınızda gerekeni yadsımak değildir. Önce neyin birincil, neyin önemli olduğunu fark etmektir. Bulaşıkları yıkamak, bir iş stratejisi hazırlamak ya da bir geziyi planlamak gerekebilir. Fakat kendinize şu soruları sorun: Önemli olan yalnızca yapmak mı, yoksa yaparken bulunduğunuz an mı? Şimdiki an mı daha önemli, yoksa gelecekte ulaşmayı umduğunuz sonuç mu?
Bu anı aşılması gereken bir engel, gelecekteki bir anı da bugünden daha değerli görüyorsanız, yaşamı sürekli erteliyorsunuz demektir. Gelecek, şimdiki zaman olarak geldiği an dışında hiçbir zaman gelmez. Onu bekleyerek yaşamak, alttan alta huzursuzluk, gerilim ve hoşnutsuzluk yaratabilir; çünkü böyle bir tutum, daima şimdi olan yaşamı onurlandırmaz.
Şimdi’yi düşmanınız değil, dostunuz kılın. Onu kabul edin, tasdik edin ve onurlandırın. Bu, hiçbir şey yapmamak ya da sorumluluklardan kaçmak değildir. Şimdi yaşamınızın temeli ve birincil odağı olduğunda, yapılması gerekenlerle daha açık biçimde ilgilenebilirsiniz.
Bedeninizin içindeki canlılığı hissedin. Dikkatinizi bedene yöneltmek, sizi şimdiki ana demirler. O anda zihninizin geçmişe ya da geleceğe sürüklendiğini fark ederseniz, duyularınıza ve bedeninizdeki canlılığa yeniden dikkat verin.
Bu anın sorumluluğunu üstlenmek, olanı içsel olarak inkâr etmemek ve “olanla” sürekli tartışmamak demektir. Bu, her durumu onaylamak ya da hiçbir şeyi değiştirmeye çalışmamak değildir; önce mevcut olanla uyum kurup sonra bu anda yapılabilecekleri görmektir. Tolle’nin anlattığı kabulleniş, içeride ortaya çıkanları ve dış koşulları fark etmeye yönelik basit ama radikal bir uygulamadır.
Çoğu insan Şimdi’yi, o anda olup bitenlerle karıştırır. Oysa Tolle’nin ifadesiyle Şimdi, olayların içeriğinden daha derindir; olup bitenin ortaya çıktığı alandır. Düşünceler, duygular, duyusal algılar ve deneyimler yaşamın içeriğini oluşturur; fakat Şimdi, bu içerikten ibaret değildir.
Şimdi’ye dikkat verdiğinizde, düşünce akışının sizi bütünüyle içine çekmediğini fark edebilirsiniz. Düşünceler arasındaki boşluklar ve dinginlik belirginleşir. Böylece kendinizi yalnızca düşüncelerinizden ibaret görmemeye, onların ötesinde daha geniş ve derin bir farkındalık bulunduğunu idrak etmeye başlarsınız.
Tolle’nin Budistlerin uzun zamandır bildiğini, fizikçilerin de doğruladığını söylediği düşünce, hiçbir şeyin bütünüyle yalıtılmış olmadığıdır. Yüzeyde ayrı görünen şeyler birbirine bağlıdır; her şey, bu anın aldığı biçimi meydana getiren bütünün parçasıdır. Olanı kabul etmek, yaşamla uyum kurmanın ve dünyada olumlu değişimin temsilcisi olmanın başlangıcı olarak sunulur.
Tüm dikkatinizle Şimdi’ye girdiğinizde, algıladığınız her şeyin ve yaşamın kendisinin değerini daha derinden hissedersiniz. Varoluşun sade sevincini fark etmek için olağanüstü bir ana gerek yoktur: Bu an, olduğu gibi vardır.
“Yaşamım” dediğiniz şey, düşünceler, duygular, duyusal algılar ve deneyimler gibi içeriklerden oluşur. Fakat bunların hiçbiri, Tolle’nin işaret ettiği en derin “Ben’im” duygusunun tamamı değildir. Bu temel farkındalık, yaşamın içeriğinden bağımsız olarak değişmeden kalır; çocuklukta ya da yaşlılıkta, sağlıkta ya da hastalıkta, başarıda ya da başarısızlıkta aynı kalır.
İnsan bu değişmeyen varoluş hissini çoğu zaman yaşamının içeriğiyle karıştırır. Koşullar ve düşünce akışı, dikkati kaplayınca kişi Şimdi’yi ve Var’lık duygusunu gözden kaçırabilir; kendini dünyadaki olayların içinde kaybedebilir. Tolle, bu unutkanlığın karmaşa, öfke, depresyon, şiddet ve çatışmayla ilişkili olduğunu dile getirir.
Gerçeği hatırlamak ve “yuvaya” dönmek, yaşanan içeriği kendiniz sanmamaktan geçer. Düşünceleriniz, duygularınız, duyusal algılarınız ve deneyimleriniz sizde belirip geçer; siz yalnızca bunlardan ibaret değilsiniz. Siz, her şeyin olup bittiği alan, bilinç ve Şimdi’siniz.
Ben düşüncelerim, duygularım, duyusal algılarım ve deneyimlerim değilim. Ben yaşamımın içeriği değilim. Ben Yaşam’ım; içinde her şeyin olup bittiği alanım. Ben bilincim. Ben Şimdi’yim.
Ben’im.
Eckhart Tolle’un yaklaşımına göre zihin, yalnızca düşünce değil, kimlik ve benlik duygusu için de sürekli besin arar. Egosal benlik bu arayışla var olur ve kendisini yeniden yaratır. Peki, egosal ne demek? Tolle’ın düşüncesinde bu kavram, geçmişin hikâyeleriyle ve geleceğe dönük beklentilerle kurulan, zihnin “ben” diye sahiplendiği kimlik duygusunu anlatır.
Kendiniz hakkında düşündüğünüzde ya da konuştuğunuzda, “Ben” dediğinizde, genellikle sözünü ettiğiniz şey “ben ve benim öyküm”dür. Sevdiğiniz ve sevmediğiniz şeyler, korkularınız ve arzularınız bu öykünün parçalarıdır. Buradaki “ben”, ne kadar elde ederse etsin uzun süre tatmin olmayan benlik duygusudur.
Siz düşünceleriniz değilsiniz; düşüncelerinizin gerisindeki Mutlak Bilinçsiniz. Eckhart Tolle’nin Şimdinin Gücü kitabında öne çıkan farkındalık anlayışının temelinde bu düşünce yer alır: Zihinden geçenleri gerçek kimliğimiz sanmak yerine onları gözlemlemek ve dikkati şimdiki ana getirmek.
Düşüncelerimiz çoğu zaman geçmişe dair pişmanlıklar, geleceğe ilişkin beklentiler ve korkular ya da şu ana yönelik şikâyetlerle doludur. Tolle’nin yaklaşımında ego, bu düşüncelerle kendimize bir kimlik kurmamıza yol açar; oysa gerçek benliğimiz egonun ürettiği düşüncelerden ibaret değildir. Düşünceleri bastırmaya çalışmadan, onları dışarıdan bakar gibi fark etmek ve girdaplarına kapılmamak, bu yaklaşımda içsel özgürlüğe atılan ilk adımlardandır.
Karma çemberi, bu yaklaşıma göre geçmiş yaşam deneyimleriyle şekillenen ve kişinin farklı hayatlarda benzer derslerle karşılaşabildiği bir döngüdür. Ruhların tekâmül yolunda defalarca dünyaya geldiğine, her gelişte deneyimlenecek bir programı bulunduğuna inanılır. Bu deneyimler sırasında korkular ediniriz. Yaşadığımız hayatta bu korkuları fark edip dönüştüremezsek, onları aşmayı öğrenmek üzere benzer durumlarla yeniden karşılaşabileceğimiz düşünülür. Karma döngüsü ve geçmiş yaşamlar arasındaki bağ da bu anlayışta, tamamlanmamış deneyimlerin sonraki yaşamlara taşınmasıyla açıklanır.
Örneğin bugün güvensizlik ya da başarısızlık korkusu taşıyor olabilirsiniz. Bu korkular geçmiş yaşam deneyimlerinden gelmiş olabileceği gibi, bu hayatta doğumdan sonra yaşadığınız deneyimlerle de oluşmuş olabilir. Burada önemli olan, korkunun nereden geldiğine dair kesin bir hüküm vermekten çok, onu fark edebilmek ve bugünkü hayatınızda nasıl etkide bulunduğunu görebilmektir. Korkuyu tanıdığınızda, ona yalnızca tepki vermek yerine onu sevgiye dönüştürmek için bir alan açabilirsiniz.
Bilinçaltı, bu yazıda ele alınan yaklaşıma göre, geçmiş yaşantıları, duyguları ve bugünkü tepkileri birbirine bağlayan bir kayıt ve anlamlandırma alanıdır. Bilinçaltı nasıl çalışır sorusuna verilen yanıt da bu özelliklerde saklıdır: Anıları depolar ve düzenler; yaşananlar arasında bağlantılar kurar, bedeni korumaya çalışır ve davranışların arkasındaki duygusal anlamları etkiler. Aşağıdaki on bir madde, bu bakış açısını ve onu açıklamak için kullanılan örnekleri bir araya getiriyor.
1. Anıları depolar. Bu yaklaşıma göre bilinçaltı, ana rahminden yaşamın sonuna kadar geçici ya da kalıcı sayılan pek çok yaşantıyı kaydeder; hiçbir şeyi silmez. Özellikle 0–7 yaş döneminde eleştirel aklın henüz etkin olmadığı ve yaşananların doğru-yanlış, güzel-çirkin ya da ahlaklı-ahlaksız ayrımı yapılmadan kaydedildiği düşünülür. O sırada anlamsız görünen bir kayıt bile sonraki deneyimlerle anlam kazanabilir. Bu nedenle bilinçaltı anıları nasıl işler sorusu, yalnızca neyin hatırlandığıyla değil, anıya sonradan hangi anlamın yüklendiğiyle de ilgilidir.
Hepimizin filmlerden aşina olduğu hipnoz nedir? Benim de bu konuda uzman olduğum söylenemez. Hipnoz, kabaca, kişinin özel bir dikkat ve telkin hâline girdiği; bazı uygulamalarda anıların veya düşüncelerin ele alındığı bir yöntem olarak anlatılır. Bildiğim kadarıyla psikoloji ve terapi alanlarında da belirli amaçlarla kullanılıyor. Elbette burada söz konusu olan, kişinin rızasıyla yapılan bir uygulamadır. Peki hipnoza benzer bir etkiye, gündelik yaşamda farkında olmadan maruz kalıyor olabilir miyiz?
İster ticari ister ideolojik bir amaç taşısın, bir fikri insanlara ulaştırmak için kullanılan film, afiş, logo ve benzeri araçlar mesajlar içerir. Normal bir reklamda ürün tanıtılır; izleyicinin de sonraki alışverişinde o ürünü seçenekleri arasında hatırlaması beklenir. Reklamın abartılı özelliklerini ve gösterişini gördükten sonra ürünü diğerleriyle karşılaştırıp kendi seçiminizi yapabilirsiniz.
Kuantum mekaniğinde ışığın enerji paketleri, yani kuantalar hâlinde taşındığı anlatılır; ışık kuantası foton olarak adlandırılır. Bu fizik bilgisinden hareketle geliştirilen kuantum felsefesi yorumlarında ise düşünceler, kişinin yaşamındaki olasılıklarla ilişkilendirilir. Burada fiziksel kuantalarla düşünce ve frekans arasında kurulan bağın bilimsel bir kanıt olarak değil, kişisel gelişim alanındaki bir yorum ve benzetme olarak ele alınması önemlidir.
Bu yaklaşımda zihin, sürekli düşünce üreten bir dinamo gibi düşünülür. Korku, endişe, coşku, aşk, keder ve sevgi birbirinden farklı düşünce hâlleridir. Kuantum düşünce gücü denildiğinde de çoğunlukla, düşünce biçiminin kişinin dikkatini, seçimlerini ve yaşantılarını etkileyebileceği fikri kastedilir.
Bu düşünceyi açıklamak için bir televizyon kumandasını hayal edelim. A kanalının tuşuna bastığınızda A kanalını, B kanalına bastığınızda ise B kanalını izlersiniz. Kumanda, seçtiğiniz kanala ulaşmanızı sağlayan bir işaret gönderir. Kuantum felsefesinde düşünce ve frekans ilişkisi de benzer bir örnekle anlatılır: Zihnin belirli düşüncelere yönelmesi, kişinin hangi olasılıkları fark edip nasıl davranacağını etkiler.
Bu benzetmeye göre korku ve endişeyle sürekli meşgul olmak, kişinin yaşananları o duyguların içinden değerlendirmesine yol açabilir. Başka bir deyişle, “frekans” anlatımını burada düşünce ve duygu hâllerini tarif eden bir mecaz olarak okumak mümkündür.
İş yerinde patronuyla sorun yaşayacağından korkan birini düşünelim. Bu kişi, olası bir çatışmayı zihninde tekrar tekrar canlandırdıkça kaygısı artabilir; patronunun sözlerini ve davranışlarını da bu beklenti üzerinden yorumlayabilir. “Korktuğum başıma geldi” sözü, bu tür deneyimleri anlatmak için sıkça kullanılır.
Benzer bir durum sınava hazırlanan öğrencide görülebilir. Öğrenci, “Ya heyecanlanır ve bildiklerimi unutursam?” düşüncesini sürekli tekrarlarsa sınav kaygısı yoğunlaşabilir. İlişkilerde aldatılmaktan ya da terk edilmekten endişe duyan biri de bu kaygıyla seçimlerini ve davranışlarını şekillendirebilir. Metindeki kuantum felsefesi yaklaşımı, bu örnekleri kişinin düşüncelerinin yaşam deneyimleriyle eşleşmesi üzerinden açıklar.
Bu örnekleri, yaşanan her olumsuzluğun kişinin düşüncesinden kaynaklandığı ya da herkesin başına gelenlerden sorumlu olduğu şeklinde değerlendirmemek gerekir. Buradaki vurgu, kişinin kendi düşünce kalıplarını fark etmesinin seçimleri üzerinde etkili olabileceği fikridir.
Kuantum Diyarı’nda Olasılıklar Sahası anlatımına göre, aynı durumun çevresinde farklı ihtimaller bulunur: Patronla daha olumlu bir ilişki kurmak, sınavda sakin kalıp bilgileri hatırlamak ya da güvene dayalı bir ilişki yaşamak bunlara örnek verilebilir. Olumsuz beklentilerin yerine daha yapıcı düşünceler koymak, bu bakış açısında farklı olasılıklara yönelmenin bir yolu olarak görülür.
Düşünce frekansını değiştirerek yaşamı değiştirmek ifadesi, bu yazıda bir kişisel gelişim yaklaşımını anlatıyor. Buradaki temel soru şudur: Zihnimde tekrar ettiğim düşünceler neler ve bunlar davranışlarımı nasıl etkiliyor? Bu soruya verilen yanıt, kişinin otomatikleşmiş inançlarını fark etmesine yardımcı olabilir.
Yazıda bilinçaltı, geçmiş deneyimlerin ve öğrenilmiş düşünce kalıplarının kaydedildiği bir alan olarak betimlenir. “Yaşam zor”, “para zor kazanılır” veya “ilişkiler zordur” gibi kabuller, inanç sistemi örnekleri olarak sunulur. Bu tür düşünceler zamanla alışkanlık hâline gelebilir ve kişi farkında olmadan kararlarını bu kabullere göre verebilir. İnanç sistemleri yaşamı nasıl etkiler sorusuna bu yaklaşımın yanıtı, tekrar eden kabullerin davranışları ve kişinin deneyimlerini yorumlama biçimini etkileyebileceğidir.
Yeni bir inanç ya da davranış biçimi geliştirmek, zihinde yeni bir yol açmaya benzetilir. Başlangıçta yeni yolun daha az tanıdık olması doğaldır; bilinçli tekrar ve seçimlerle güçlenmesi beklenir. Evinizde bir eşyanın yerini değiştirdiğinizde önce eski yerine yönelip sonra yeni yerini hatırlamanız bu duruma örnek verilebilir. Kullanım arttıkça yeni yer alışkanlık hâline gelir.
Metinde bu değişim için 21’er günlük çalışmalar öneriliyor. Bu süreyi kesin sonuç garantisi olarak değil, düzenli çalışmayı hatırlatan bir uygulama önerisi olarak değerlendirmek gerekir. Nilda Ferhan Efeçınar, Kuantum Yaşam Koçluğu, Kuantum Öğrenci Koçluğu ve Kuantum Kariyer Koçluğu çalışmalarında Kuantum İmajinasyon Tekniği, Kuantum Olumlama Tekniği ve Kuantum Nefes Tekniği’ni kullandığını belirtiyor. Bu konularla ilgili bilgilerin Kuantum Koçluk kitabında bulunabileceğini de ifade ediyor.
Nilda Ferhan Efeçınar
Tüm çağların büyük insanlarının ortak sırlarından biri, bilinçaltlarıyla iletişim kurabilmeleri ve bu güçten yararlanabilmeleridir. Bu yaklaşıma göre, bilinçaltınızda pek çok problemin cevabı bulunur. Örneğin, yatmadan önce “Sabah saat altıda uyanmak istiyorum” diye düşünmeniz, zihninizi bu niyete yöneltebilir.
Bilinçaltınız, tercihlerinizin ve kararlarınızın uygulayıcısı olarak anlatılır. Her akşam sağlıklı ve iyi hissettiğinizi düşünerek yatmanızın, bedeninize ve ruh hâlinize olumlu yansıyacağına inanılır. Bu nedenle “Olanaklarım yok” ya da “Yapamam” gibi sözler yerine, hedefinize dönük ve yapıcı bir iç konuşma seçmeniz önerilir.
Düşüncelerinizi değiştiriniz; kaderiniz de değişecektir.
Bu yazının temel düşüncesine göre, zihninizde sıkça yer verdiğiniz düşünceler davranışlarınıza ve seçimlerinize yön verebilir. İyi düşünürseniz iyiye, kötü düşünürseniz kötüye yöneleceğiniz ifade edilir. Bir düşünce bilinçaltınız tarafından kabul gördüğünde, onu hayata geçirmek için harekete geçeceğiniz anlatılır.
Bu gücün olumsuz yönde kullanılması başarısızlık, yetersizlik ve mutsuzluk duygularını besleyebilir. Uyumlu ve yapıcı bir düşünce tarzı ise hedeflere odaklanmanıza, çaba göstermenize ve başarıya yönelik adımlar atmanıza yardımcı olabilir. Bilinçaltının nasıl çalıştığını açıklayan bu yaklaşımda önemli olan, düşüncelerinizi fark etmek ve onları ulaşmak istediğiniz amaçlarla uyumlu hâle getirmektir.
“Hayattan alabileceklerin, bilincinin hak ettiğini düşündüğü ve inandığı kadardır.”
Benzerlik Yasası
Bir önceki yazımda, çekim yasasının işleyişindeki önemli adımlardan birinin ne istediğini bilmek ve istediğine sahip olmayı hissetmek olduğunu anlatmıştım. Burada sözünü ettiğim, istediğin henüz hayatında yokken bile ona sahip olan kişi gibi düşünebilmek ve hissedebilmektir. Peki bunu yapmak neden her zaman kolay değildir? Çekim yasasının sırrı nedir; yalnızca istemek yeterli midir?
Ego, düşündüğünüzün doğru olduğuna inanmanıza; düşünme biçiminizin açık, net ve sorunsuz olduğunu varsaymanıza sebep olabilir. Bu yazıda ego, yalnızca bir duygu ya da tek bir düşünce olarak değil, insanın kendisi ve yaptıkları hakkında kurduğu “ben” algısını besleyen düşünceler ve inançlar bütünü olarak ele alınıyor.
Ego, konuya basitçe ve tam olarak yaklaştığınızı düşünmenizi sağlayabilir. Düşüncelerinizin az, önemsiz ya da sizi rahatsız etmeyecek türden olduğuna inanmanıza da yol açabilir. Oysa bu anlatımda, kişinin kendi düşüncelerine duyduğu güven ve bu düşünceleri sorgulamadan doğru kabul etmesi de egonun işleyişinin bir parçasıdır.
Bir konuya hâkim olduğunuzu ve dikkatinizi yeterince yoğunlaştırdığınızı düşünürsünüz. Ancak bu kesinlik, fark edilmesi zor bir ego biçimi olabilir. Ego, yaptığınıza inanmanızı ve bu inançların birbirine eklenerek bir zincir oluşturmasını sağlar. İki fikirden yeni bir çıkarım doğduğunda, hatta birkaç fikir birleşip yeni bir düşünce ortaya çıkardığında, ego bu düşünceyi kendi “ben” anlatısına katabilir.
Bu bakışta ego, düşüncelerin dışında duran ayrı bir şey değildir: “Tüm bu düşündükleriniz egodur. Ego, tüm düşündüklerinizdir.” Bu ifade, kişinin her düşüncesini doğru ya da yanlış diye sınıflandırmaktan ziyade, düşünceleriyle kurduğu özdeşliği sorgulamaya çağırır.
Ego kolaylıkla bahane üretebilir. Yaptıklarınızı açıklayan gerekçeler sunar; hatta doğru olduğunuza ilişkin bir “siz” benliği kurmanıza yardımcı olur. Bu nedenle ego, yalnızca bir davranışı değil, davranışın arkasındaki açıklamayı ve kişinin kendisi hakkında oluşturduğu hikâyeyi de etkiler. Rahatlamanızı ya da rahat hissetmenin uygun olduğuna inanmanızı sağlayabilir.
Bir şey yapmanız istendiğinde verdiğiniz tepki de ego tarafından şekillendirilebilir. Ego, güvende olmadığınızı düşündürebilir; aynı zamanda güvenlik söz konusu olduğunda kendinizi güvende hissetmenizi sağlayabilir. Metnin ifadesiyle, egonun gölgesinde gerçek bir güvenlik yoktur; buna rağmen ego, güvenli olduğunuz hissini verebilir.
Ego, iyileşmeniz gerektiğine inanmanıza ve her türlü yardıma açık olduğunuzu düşünmenize yol açabilir. Fakat aynı anda, fark ettirmeden yardımı reddetmenize de sebep olabilir. Bir yandan yardım istediğinizi söylerken öte yandan gelen desteği kabul etmemek, burada anlatılan çelişkiye örnektir.
Yazı, bu mekanizmanın ne kadar güçlü olabileceğini göstermek için sarsıcı bir örnek verir: Ego, camı açıp atlamanızı sağlayabilir ve bunu yapana kadar davranışın anlamlı olduğuna inanmanız için bahaneler üretebilir. Bu, yapılması gereken bir davranışa dair öneri değil; egonun tehlikeli bir kararı bile kişiye makul gösterebileceğini anlatan uç bir örnektir.
Ego, “ben” dediğiniz her şeyle ilişkilendirilir: “Ben” sıfatının arkasına eklediğiniz, kendinize ait saydığınız özellikler ve yaptıklarınız kadar yapmadıklarınız da bu anlatının içindedir. Bu açıdan ego, düşüncelerinizde kurduğunuz bir “siz”dir; metnin ifadesiyle, “düşünceniz olan sahte siz”.
Birisi “ben” diye tanımladığınız bu hâli anlattığında, sanki başka birinden söz ediliyormuş gibi hissedebilirsiniz. “Ben” dediğiniz kişinin sahte olduğu söylendiğinde ise dikkatiniz başka yöne kayabilir. Yazının vurgusu, egonun yalnızca “ben” algısını kurmakla kalmadığı; o algı sorgulandığında konuyu değiştirme veya kendini savunma eğilimini de besleyebildiğidir.
Ego, özünüze yönelik çabaları etkisiz hâle getirebilecek mekanizmaları sürekli geliştirebilir. Bazen yüzeysel düşünmeye, bazen de karmaşık problemleri çözebilecek gücü kullanmaya yönelir. Bu iki farklı işleyişi bir arada tutmak, egosal varlığın karmaşık tarafıdır.
Yukarıda anlatılan süreçler bir arada, hızlı ve ustalıkla çalışabilir; art arda ya da iç içe geçmiş mekanizmalar oluşturabilir. Ego, kişinin çevresinde olmasını ve ona inanmasını sağlar. Bu yüzden onu fark etmek kolay olmayabilir: Ego patlatılıp yok edilemez; ancak tesirsiz hâle getirilebilir. Ne var ki ego, buna izin vermemek için de devreye girebilir.
Ego ne demek sorusuna bu yazının verdiği yanıt, kişinin kendisi hakkında düşündüğü ve “ben” diye sahiplendiği şeylere bakar. Ego insanı nasıl etkiler sorusu ise düşüncelerin kesin görünmesi, inançların birbirine eklenmesi, bahanelerin ortaya çıkması ve tepkilerin yön değiştirmesi üzerinden ele alınır. Bu anlatıda önemli olan, egoyu dışarıda aramak değil; düşüncelerin, kabullerin ve kişinin kendini tanımlama biçiminin nasıl işlediğini fark etmektir.
Geliştirici: Erdinç Gürsözer
Ego kelimesi Latince ego sözcüğünden gelir ve “ben” ya da “kendim” anlamına gelir. Peki ego nedir? Bu yazıda ego, geçmiş yaşantılardan kalan düşünce ve duyguları hatırlatan, iç sesimiz gibi konuşan bir mekanizma olarak ele alınıyor. Bu bakış açısını daha iyi anlamak için kendimizi iki kişi gibi düşünebiliriz: ego ve biz.
Önemli bir karar vermek üzereyken içimizden “Bence yapamazsın”, “Bu konuda tecrüben yok, başaramazsın” gibi cümleler geçebilir. Bu olumsuz düşünceler bizi duraksatır. Ardından zihnimizde başka sorular belirir: “Bu kararı almak doğru mu?”, “Zaten bu konuda kendime güvenmiyorum.” Yazının anlatımında ilk ses ego, ardından gelen sorgulama ise bizim sesimizdir.
Bu anlatıma göre ego, içimizdeki bir şeytan ya da ayağımızı kaydırmaya çalışan bir düşman değildir. Geçmişte yaşadığımız olaylardan kalan bilgileri, başarısızlıkları, acıları ve izlenimleri bir bilgisayar gibi işler; zamanı geldiğinde bunları bize tekrar hatırlatır. Bu nedenle ego sesini duymak, her söylediğini doğru kabul etmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Yazının ilk bölümünde asıl meselenin egoyu susturabilmek olduğu söyleniyor. Ego sürekli öne çıktığında insanın kendi sesini duymakta zorlanabileceği ve geçmiş deneyimlerin bugünkü kararlarını yönetebileceği anlatılıyor. Buradaki “susturmak” düşünceyi zorla yok etmekten çok, o düşünceyi fark edip onunla nasıl ilişki kurduğumuzu değiştirmek anlamında kullanılıyor.
“Ego konuşuyor ama ben dinlemiyorum” diye düşünmek, yazara göre tek başına yeterli değildir; ego gün boyunca konuşmayı sürdürebilir. Bu yüzden Aykut Oğut’un Evrenden Torpilim Var kitabında yer verdiği egoyla konuşma egzersizi öneriliyor. Egonun sesini bastırmak yerine, onun hangi eski deneyimden ve güvensizlikten beslendiğini fark etmek amaçlanıyor.
Aykut Oğut’un kitabında aktarılan egoyla konuşma egzersizi:
“Bak bir tanem, sen uzun yıllar önce olmuş bir olayın etkisi altındasın. Şu an hissettiğim güvensizlik tamamen senin duygularına kendimi kaptırdığım için ortaya çıktı. Ben artık çok farklı bir insanım. Kendime güvenmek için elimde o kadar çok sebep var ki. Seni çok iyi anlıyorum ve sana hak da veriyorum. O zamanlar olanlar bizim suçumuz değildi. Ben artık farklı bir gerçeklik yaşıyorum. Ben kendime güveniyorum. Gel, sen de bana katıl. İnan bana, üzülmene hiç gerek yok; ben çok daha huzurlu bir hayat yaşıyorum. Seni seviyorum ve bu sefer benim geldiğim yoldan geleceksin; ben seni takip etmeyeceğim.”
Yazının önerisi, egonun konuştuğu anı yakalamak ve bu tür bir egoyla konuşma egzersizine zaman ayırmak. Egonun sözlerini fark etmek, onların geçmişten gelen bir korku ya da güvensizlik olup olmadığını sorgulamaya yardımcı olabilir. Ego nasıl kontrol edilir ya da ego nasıl susturulur diye merak edenler için yazıdaki temel yaklaşım, iç sesi yok saymak yerine onu tanıyıp ikna etmeye çalışmaktır.
Yazar, egoya hapsolmanın kişiyi geçmişte yaşamaya, başkalarında sürekli hata aramaya ve öz eleştiri yapamamaya sürükleyebileceğini düşünüyor. Kendi gözlemine dayanarak, başarısızlıklarla dolu bir hayatı gizlemek için küçük başarıları büyütüp anlatan ve yapamadıklarını yapmış gibi gösteren insanlardan söz ediyor. Bu bölüm, yazarın kişisel değerlendirmesidir.
Regresyon Uygulaması Ses Kaydı- Geçmişte Yaşanan Olumsuz Duyguları Dönüştürmek.
Bilinçaltı Kayıtlarını Değiştirme: İçsel Temizlik Deneyimim
Bilinçaltını Anlamak: İnançlar, Olumlamalar ve İçsel Dönüşüm
Zayıflama Telkini ve Ses Kaydı
Ho’oponopono Yöntemi Nedir? Nasıl Uygulanır?
40 Günlük Bereket ve Zenginlik Planı
Zihin Filtreni Kontrol Et, Algıların değişsin.
İlişkilerde Çekim Yasası: Eski Sevgiliyi Geri İstemek ve Bilinçaltı Korkuları
Kendine Güven Telkini: Metin ve Ses Kaydı
İstediğim Kişiyi Hayatıma Çekebilir miyim?





