Images

Sağlığı yaratmak.

Günümüzde sağlığı yaratmada olumlu düşüncenin önemi üzerinde sıkça durulmaya başlanmıştır. Her geçen gün bu konuda ya yeni bir kitap yada makale yayınlanmaktadır. Düşünce dediğimiz bu güç nasıl oluyor da sağlığımızı bozuyor veya yaratıyor?

Yazdığı kitaplarla ve verdiği konferanslarla dünyada alternatif tıp alanında çığır açan Dr. Deepak Chopra, “Sağlığı Yaratma” adlı kitabında bu konuda şöyle diyor. “Araştırmalara göre mutlu insanlar daha sağlıklıdırlar. Öyle görünüyor ki, olumlu düşünceler taşımak demek olan mutluluk, beyinde biyokimyasal değişiklikler yapmakta ve bu değişiklikler de vücut fizyolojisi üzerinde son derece yararlı etkiler göstermektedir. Öte yandan, üzücü ya da bunaltıcı düşünceler de beyin kimyasında değişiklikler yapmakta ama bu değişikliklerin fizyoloji üzerinde zararlı etkileri olmaktadır."

Düşünceler, mesaj-göndericiler denilen beyin kimyasalları aracılığıyla çalışırlar. Beyin dokusunda bunların en azından otuz türü olduğu saptanmıştır. İnsanın içinde bulunduğu ruh durumuna göre bu mesaj-göndericilerin birbirlerine göre oranları değişir. Düşünceler bilincimizin denetimi altında olduğuna göre, istediğimiz düşünceyi bilinçli olarak seçebiliriz, düşüncelerimizi kontrol edebiliriz. Aynı zamanda düşünmek, beyin kimyasını çalıştırmak demektir. Kimya, beynin farklı yerlerindeki hormonların salgılanmasını etkiler. Örneğin, hipotalamus ve hipofiz. Sonra da bu hormonlar vücuttaki organlara mesaj taşırlar.

Daha belirgin birkaç örnek verelim. Önce olumsuz düşünceleri ele alalım. Kızgınlık, düşmanca düşünceler insanda hemen kalp atışlarını hızlandırır, kan basıncını arttırır ve yüzü kızartır. Kaygılı düşünceler de aynı şeyleri yapar ve bunların yanısıra el titremesi, soğuk ter ve mide düğümlenmeside görülür. Görülüyor ki, değişik düşünceler kendilerini fiziksel olarak ortaya koyabilmek için gerekli olan kimyasal değişiklikleri beyinde yaratırlar. Düşünce bozuklukları ve beyin kimyası bozuklukları arasında bir ilişki vardır.

Aynı şekilde, mutluluk, sevgi, barış, huzur, şefkat, dostluk, iyilik, cömertlik, yakınlık, içtenlik düşünceleri de merkezi sinir sisteminde mesaj taşıyıcılar ve hormonların akması yoluyla fizyolojide kendilerine karşılık olacak bir durum yaratırlar. Olumlu düşüncelerin fizyolojide yarattığı derin değişimler insanı sağlığa götürür, çünkü mesaj-taşıyıcıların aracılık ettiği bu düşüncelerin bedende uyarıcı bir etkisi vardır.

Kızgınlık, sevgisizlik, düşmanlık, gücenme, çelişki ve hüzün gibi duygular vücudun bağışıklık sistemini zayıf düşürür. Bunun tersi olan olumlu duygular ise vücudun direncini arttırır. Kısaca hastalıkların ortaya çıkmasına neden olan yalnızca düşüncelerdir.”

Şimdi konuya bir başka açıdan yaklaşalım. Akupunktur, T’ai Chi, Chi Gong, Yoga gibi alternatif terapiler, insan bedenini tamamen çevreleyen bir elektromanyetik alandan bahsederler. Buna “Aura” veya “enerji beden” denir. Ayrıca bu enerji bedende “Chakra” adı verilen yedi adette enerji merkezi bulunur. Bütün bu terapiler temelde hastalığı şöyle tarif eder. Hastalık, herhangi bir düzeyde bloke edilmiş, akışı engellenmiş bir enerjinin yansımasıdır. Varlığımızdaki bir dengesizliğin dışa vurumudur. Aura ve Chakra’lardaki enerji akışında meydana gelen bu dengesizlikler, fizik bedende hastalıkların oluşmasına sebep olur. Bütün dengesizliklerin nedeni ise, insanın içinde bulunduğu ruhsal durum’dur.

Düşüncelerimiz, duygularımız, birer enerjidir. Olumlu düşünceler auramızı güçlendirir, enerjimizi arttırır ve sağlık içinde olmamızı sağlar. Olumsuz düşünce ve duygular ise, enerjimizi azaltır hastalığa davetiye çıkartır.

Eğer sağlıklı olmak istiyorsak, enerji tüketen duygu ve düşüncelerimizi, enerji üreten duygular haline çevirmeliyiz. Onun için “düşünce ve duygularımızı her zaman kontrol etmeyi” öğrenmeliyiz.


”Dr. Deepak Chopra

Images

Sözlerimize Dikkat Edelim


Sözlerimiz çok güçlü.

Sözlerimizle hayatımızı şekillendiriyoruz.

Geçen gün markette kasada beklerken, iki kişinin sohbetine kulak misafiri oldum.

Gördükleri harikulade bir araba hakkında konuşuyorlardı.

Birden birisinin diğerine, “Yaa, 40 yıl didinsek, böyle bir arabaya asla sahip olamayız.” dediğini başımdan aşağı kaynar sular dökülerek duydum.

Dönüp, bu kişiye “Söyleme şu sözleri yaa!!!” dememek için kendimi zor tuttum.

İşte çekim yasası öğretmeni olmanın bazı zararları.

Sevgili öğrencilerim, arkadaşlarım, benim onları bu şekilde uyarmamı kabul edebilirler ama sokaktaki, marketteki insanlara bu şekilde yaklaşmam mümkün olamıyor maalesef.

Sözlerinin, kararlarının, inançlarının hayatlarını şekillendirdiğini pek çok insan maalesef bilmeden, bu şekilde cahil cahil konuşuyorlar ve cahil cahil yaşıyorlar.

Aynı bizim bir zamanlar yaşadığımız gibi.

“Yaa, 40 yıl didinsek, böyle bir arabaya asla sahip olamayız.”

Bu şekilde konuşmak bizim gibi çekim yasasını bilen, anlayan kişilere artık yasak.
Dileklerimize TEZ zamanda kavuşmak istiyorsak, sözlerimize dikkat etmeyi öğrenmemiz gerekiyor.

Nasıl mı dikkat edeceğiz?

1.  “Asla” “Hep” “Hiç” “Her zaman” türünden sözlerimize dikkat edip, bunların dileklerimizle uyumlu olup olmadığına, onlarla çelişip çelişmediğine bakalım.

Bunları hep, dileklerimizle uyumlu olacak ve onlarla çelişmeyecek şekillerde kullanalım.

Örnek:

“40 yıl didinsek, böyle bir arabaya asla sahip olamayız.” değil de, “Ne güzel arabaydı. Allah’ın izni ve yardımıyla bizim de olur inşallah.” (veya olabilir, olsun, olmasını dilerim,vb.) şeklinde konuşalım ve buna yürekten inanalım. 

2 “Hastayım” “İyi değilim” “Kötüyüm.” ve benzeri söz ve inançlarla hastalıkları daha da fazla çekmeyelim.

Hayatta belki de üzerimizde en etkili olan sözlerimiz, “………..yım.” şeklinde söylediğimiz sözler oluyor.

Allah’ın bize verdiği bu gücü, bu son derece etkili aracı doğru kullanalım.

3. “Nefret” kelimesini sözlüğümüzden çıkartalım.

Sevgi, şükür, affetme, af dileme sözlüğümüzdeki en temel kelimeler olsun.

4. Bol bol “harika” “harikulade” “fevkalade” “mükemmel” “çok güzel” “çok sevindim.” “çok mutlu oldum” şeklinde beğeni, mutluluk, şükür ifade eden sözler söyleyelim.

5. Ağzımızı açıp gözümüzü yummayalım. Sözlerimizi bilerek sarfedelim. Kalbimizden konuşalım.

Ve kalbimizde hep sevgi, anlayış, şükür, af dileme, affetme olmasına dikkat edelim.
Images

Mutluluk: Mutlu Olduğunuzda Yalnızca Siz Etkilenmezsiniz

Mutlu olduğunuzda mutluluğu yaşayan yalnızca siz değilsiniz. Sevgi dolu olduğunuzda sevgiyi, barış ve huzur içinde olduğunuzda da bu duyguları yalnızca kendi içinizde yaşamazsınız. Bu yazının temel düşüncesi, insanın iç dünyasında yaşadığı hâlin çevresine ve başkalarının hayatına da uzanabileceğidir.

Mutluluk enerjisi çevreye nasıl yansır?

İnsan bazen kendi duygularını yalnızca kendisine ait sanır. Oysa sevgiyle, kabulle ve huzurla yaşadığımızda, bu hâllerin başkalarına da dokunabileceği fikri üzerinde durmaya değer. Mutlu olmak burada yalnızca iyi hissetmek değil; içinde bulunduğumuz hâlin çevremize nasıl yansıdığını da fark etmektir.

Sevgi dolu olduğunuzda sevgiyi yaşayan yalnızca siz değilsiniz. Barış ve huzur içinde olduğunuzda, bu duyguların anlamı da kişisel sınırlarınızın ötesine taşar. Mevlana olmanın, yani Mevlanalığı yaşamanın da yazıda bu şekilde anılması, kişinin kendi iç dünyasındaki dönüşümün başkalarına uzanan yönünü vurgular.

Bu yaklaşımda mutluluk enerjisi, insanın yaşadığı duyguların toplu bilinçteki yaşam enerjisini etkileyebileceği düşüncesiyle ele alınır. Kişi bunu fark etse de etmese de, inansa da inanmasa da, kendi hâlinin daha geniş bir bütüne katkı sunduğu anlatılır. Dolayısıyla mutluluğun çevreye etkisi, yalnızca bir gülümsemenin ya da güzel bir sözün anlık karşılığı olarak değil, kişinin nasıl bir hâl içinde yaşadığına ilişkin daha geniş bir bakışla değerlendirilir.

Pozitif enerjinin insanlara etkisi

Yazıda, insanın yaşadıklarıyla oluşan enerjinin düşük ya da yüksek frekansta olabileceği belirtilir. Bu düşünceye göre kişinin enerjisi, toplu bilinçteki yaşam enerjisini etkileyebilir. Buradaki ana çağrı, kişinin kendi duygularına ve yaşam biçimine dikkat etmesidir: İçimizde taşıdığımız sevgi, kabul, barış ve huzur hâlleri yalnızca kendimiz için mi vardır, yoksa başkalarına da ulaşabilir mi?

Metinde Kanadalı doktor David Hawkins'in araştırmaları sonucu ulaştığı belirtilen değerler şöyle aktarılıyor:

  • Pozitif olan ve her şeyi olduğu gibi kabullenen mutlu bir insanın yaydığı enerjinin, 90.000 insanın yaydığı düşük enerjiyi dengelediği ifade ediliyor.
  • Sevgiyi gerçek anlamda yaşayan bir insanın enerjisinin, 750.000 insanın yaydığı düşük enerjiyi dengelediği belirtiliyor.
  • Barış ve huzur içinde yaşayan bir insanın enerjisinin, 10 milyon insanın yaydığı düşük enerjiyi dengelediği aktarılıyor.
  • Mevlanalığı yaşayan bir insanın enerjisinin, 70 milyon insanın yaydığı düşük enerjiyi dengelediği söyleniyor.
  • Peygamber ya da Mevlana seviyesinde yaşayan bir insanın enerjisinin ise tüm insanlığın yaydığı düşük enerjiyi dengelediği ifade ediliyor.

Bu sayılar, yazının aktardığı Hawkins atfının bir parçasıdır. Buradaki anlatımın odağı, değerleri bir hesaplama yöntemi olarak kullanmaktan çok, sevgi ve huzur içinde yaşamanın önemini hatırlatmaktır. Mutluluğun ve pozitif enerjinin insanlara etkisi üzerine düşünürken, bu ifadelerin metindeki spiritüel yaklaşımı yansıttığını göz önünde bulundurabiliriz.

Bugün 90 bin insanı mutlu etmeye ne dersiniz?

İnsan her zaman peygamber ya da Mevlana seviyesinde yaşayamayabilir. Yazının sonunda gelen soru da tam burada anlam kazanıyor: Böyle bir seviyeye ulaşmış olmasanız bile, bugün 90 bin insanı mutlu etmeye ne dersiniz? Bu soru, büyük ve uzak görünen bir hedefi gündelik hayata taşımaya çağırıyor.

Mutlu olmak, sevgiyle yaklaşmak ve huzuru korumak kişisel bir başlangıç olabilir. Bu yazının bakışına göre, yaşadığımız hâl çevremize de uzanır; bu nedenle mutluluk yalnızca kendi içimizde olup biten bir duygu olarak görülmez. Bugün kendinizde büyüttüğünüz sevgi, kabul ve huzurun başkalarına nasıl yansıyabileceğini düşünün. Belki de mutluluk, önce kendi içinizde başlar; sonra etkisi sizin öngöremediğiniz kadar geniş bir alana yayılır.

Images

Güçlü Kadınlar: İlişkilerde Güçlü Olmanın Görünmeyen Bedeli

Güçlü kadınlar vardır; her işlerini kendileri halletmeye çalışırlar. Anne babaları tarafından böyle yetiştirilmiş, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmişlerdir. Kendi paralarını kazanmak, faturalarını yatırmak, evdeki tamirat ve tadilat işlerini çözmek isterler. Bir erkeğe mecbur kalmadan da hayatlarını sürdürebileceklerini bilirler. Hatta yalnızca kendi işlerini değil, çevrelerindeki insanların yükünü de üstlenirler. Özgürlüğü severler, dik durmayı da; güçlüdürler çünkü...

Güçlü kadınların aşk hayatı

Âşık olduklarında duygularını hissederek yaşarlar. Aşklarına kurallar koymadıkları gibi büyük beklentilere de girmezler. Sevdiklerine problem çıkarmamaya çalışırlar. Bütün gün çalışıp yorulmuş olsalar bile, sevgilileri buluşmayı önerdiğinde hazırlanır ve onun bulunduğu yere giderler; sevgililerinin gelip kendilerini evden almasını beklemezler.

Bu bağımsızlık, güçlü kadın özellikleri arasında sayılan dayanıklılığın ve kendi hayatını yönetebilmenin bir parçasıdır. Fakat her şeyi tek başına yapabilmek, her zaman her şeyi tek başına yapmak zorunda olmak anlamına gelmez. Bu anlatıda güçlü kadının aşkı, sevgilisine yük olmamak için çabalarken kendi ihtiyaçlarını ve yorgunluğunu geri plana atmasıyla gölgelenir.

Sorun çıkarmamak, sorun yaşamamak değildir

Çoğu zaman sevgililerinin ya da kocalarının, yaşadıkları sıkıntılardan haberi bile olmaz. Çünkü yansıtmazlar. Para sıkıntısı mı vardır, işyerinde bir sorun mu yaşamıştır, birine mi canı sıkılmıştır; birlikte olduğu erkeği bunlarla yormak istemez. Kimsenin kendisine acımasını da istemez.

Ancak güçlü görünmenin görünmeyen bir bedeli vardır: İnsanlar, her şeyi halledebilen birinin yardıma ya da anlayışa ihtiyaç duymadığını düşünebilir. Böylece sorun çıkarmamak zamanla bir alışkanlığa, hatta yaşam tarzına dönüşür. Oysa bir gün dayanamayarak sorunlarını paylaşmaya kalktığında, bu kadın bu kez “sorunlu”, “kaprisli” ya da “tahammül edilmez” diye damgalanmaktan çekinir.

Güçlü kadınların ilişkilerde yaşadığı sorunlar, tam da bu sessizlikte belirginleşir. Terk edildiklerinde bile seslerini çıkarmamaları, acı çekmedikleri anlamına gelmez. Onu terk eden erkek, kadının onsuz da yaşayabileceğini bilir; fakat içinde kopan fırtınalardan habersiz kalabilir. Sonra güçlü kadın bir dostundan, eşinden ya da tanıdığından, kendisini terk eden erkeğin muhtaç yaşayacağını düşündüğü biriyle birlikte olduğunu duyar.

Bu anlatının eleştirdiği nokta, erkeğin kendisine ihtiyaç duyulmasından hoşlanmasıdır. Bir kadının ona muhtaç olduğunu görmek, erkeğin bazı duygularını okşar; kendisini daha “erkek” hissetmesini sağlar. Bu bakışta zayıf kadın, erkeğe bağımlıdır; güçlü kadın ise kendi hayatını tek başına sürdürebildiği için terk edilme karşısında daha az korunmaya ihtiyaç duyuyormuş gibi görülür.

Bağımsız kadın ve erkek ilişkisi

Metindeki zayıf kadın portresi, güçlü kadının tam karşısına yerleştirilir. Faturaları yatırmayı bilmediği, alışveriş yapamadığı ve ağır torbaları taşıyamadığı anlatılır. Gününü spor salonu, kuaför ve mağazalarda geçirdiği için akşam yemeği hazırlamaya vakit bulamaz; eşi eve geldiğinde dışarıda yemek yemeyi önerir ya da sipariş verir. Çocuğuna bakacak gücü kendinde bulamadığı, pamuklar içinde yaşamaya alıştığı ve kendisini altın tepside sunduğu söylenir.

Bu kadın huysuzluk eder, hiçbir şeyi beğenmez ve mutsuzluğunu dile getirir. Kıskançlık krizleriyle kocasının ya da sevgilisinin hayatını zorlaştırsa da erkek onu terk etmez. Çünkü kırılgan ve muhtaç olduğu düşünülür; korunup kollanması gerektiğine inanılır. Güçlü kadın ise sorun çıkarmadığı için aynı ilgiyi göremeyebilir.

Bu karşıtlık, bağımsız kadın ve erkek ilişkisi üzerine düşündürür: İlişkide değer görmek için gerçekten muhtaç olmak mı gerekir, yoksa kendi ayakları üzerinde durmak da sevgi ve özenle karşılanabilir mi? Güçlü olmak, her şeyi sessizce üstlenmek ya da hiçbir zaman destek istememek değildir. Metnin çizdiği güçlü kadın, kendi hayatını sürdürebilen ama bunun karşılığında anlaşılmayı ve yanında birinin durmasını da hak eden kadındır.

Güçlü görünmek ve değer görmek

Metnin sonunda zayıf kadınların çökmediği, buruşmadığı ve yıpranmadığı; buna karşılık her zaman daha değerli görüldüğü söylenir. Geride kalan güçlü kadınlar ise bunun nasıl mümkün olduğuna bakakalır. Bu sözler, güçlü olmanın tek başına takdir ve karşılık getirmediğine dair kırgın bir gözlem taşır.

Elbette bu kadın portreleri keskin bir karşıtlıkla çizilir; her kadın ya da erkek bu kalıplara sığmaz. Fakat anlatının temel sorusu yerini korur: Kendi işini yapabilen, özgürlüğünü seven ve dik duran bir kadın, yorulduğunu söylediğinde de duyulabilir mi? Güçlü olmak, ihtiyaçları yok saymak değil; gerektiğinde paylaşabilmek ve destek görmektir.

AYLİN KOTİL SARIGÜL

Images

Sizin pencereniz nereye açılıyor

Pencereler vardır, dağlara bakar. Dağların yüksekliği kadar yükselir bakışlar. Dağların ardı gibi ulaşılmazlara da sahiptir, dağların bu tarafındakiler gibi, engelleri beraber aşacak dâvâ arkadaşlarına da. ..

Images

Ruhumuzla Buluşmak.

 

Meksika’da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar.

Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyuluyor ve sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar.

Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor; “Hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik? “

Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki; “Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetismesini bekledik...”

Niye içimiz de hep bir eksiklik duygusuyla yaşadığımızı, niye mutlu olmayı beceremediğimizi, niye kendimiz olmayı başaramadığımızı ve “niye” ile başlayan daha bir dolu sorunun cevabını açıkça veriyor İnkalar’ın yaşlı torunu.

Çünkü bu aptal hayat içinde o kadar hızla yol alıyoruz ki, ruhumuz çok arkada kaldı, hatta onu nerelerde unuttuğumuzu bile hatırlayamıyoruz. Çocuğunu kaybeden annelerin çılgınlığında bir sağa bir sola saldırıyoruz hepimiz, ama bir farkla, biz neyi aradığımızı bile bilmiyoruz...

Herkes bir arayış içinde, ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor. Sanıyoruz ki cok paramız, sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz, spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız.

Hadi maddeciliği bir kenara bırakalım; niye herkes aşktan şikayetçi? Çevremiz de kaç kişinin aşk hayatı iyi gidiyor? Eminim parmakla sayılacak kadar azdır. Ve eminim hic kimse yanlışın nerede olduğunu da bulamıyordur. Ben ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının önemine inanırım. Hatta insanların eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. Ama ruhları olmayan bedenler birbirleriyle ne kadar uyuşabilir ki?

Evet, önce göz görür fakat ancak ruh sever. Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu bulmak gibi bir şansımız olmadığına da eminim... İşte bu yüzden icimiz de sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz hepimiz. İşte bu yüzden sürekli duvarlara çarpıp,çarpıp kendimizi kanatıyoruz ve işte bu yüzden mutluluğu bir türlü yakalayamıyoruz... Gerçekte hIz çağında yaşıyoruz. Her şey o kadar hızlı geçiyor ki, ne işe , ne arkadaşlarımıza, ne ailemize, ne çocuğumuza, ne kendimize yeterince vaktimiz kalmıyor. Akrep ve yelkovanla yarış halindeyiz. Bu yüzden bütün ilişkiler yarım yamalak, bütün sevgiler bölük pörçük. Sevmeye bile vaktimiz yok bizim. Oysa teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla yararlanıyoruz. Ne çamaşır yıkıyoruz ne de bulaşık, çayımızı kahvemizi makineler yapıyor. İşlerimizi bir telefon, bir faksla hallediyoruz. Uçaklar bizi iki saat içinde dünyanın bir ucuna taşıyor. Hatta artık gitmeye bile gerek yok, internetle dünya elimizin altında. Ama yine de vaktimiz yok işte!

Bence doğanın kara bir laneti bu. Biz ondan uzaklaştıkça, o da bizden bütün zamanları çalıyor. Milan Kundera “yavaşlık” adlı kitabında; ”yavaşlık hep aldatır,hızlılık ise unutturur” diyor.

Telefon hızlılık mesela, konusulanları, söylenenleri unutturur. Mektupsa yavaşlık, hep vardır ve hep hatırlatır. Ben kendi adıma her zaman yavaşlıktan yanayım. Mesela uçaklardan hiç hoşlanmam, yeni bir şehre, yeni bir iklime hazırlanmaya, hatta hayal kurmaya bile vakit bırakmıyor bana ”Küt” diye başka bir hayatın içine giriveriyorum. Ve en kötüsü de dönüşler, daha ayrılığın hüznünü bile yaşamadan İstanbul’da olmak sahiden de cok tatsız. Tabii ki ruhumun beni terk edip oralarda kalması da cok normal. Oysa trenler karanlık geceyi yırtan keskin düdüğü, uykuda olanlara yolculuk düşleri gösteren kara trenler... Dağları bölen, nehirlerle yarışan, köprülerden geçen, agaçları selamlayan, cocuklara el sallayan, güne bakanlara göz süzen, geçmişin hüznünü, geleceğin umudunu yaşatan, yolcularına yepyeni dostluklar hazırlayan kara trenler var bir de.

Uçak değil, tren olmak istiyorum. Böylece ruhum benden hiç ayrılmaz. Evet freni patlamış kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok. Ayağımızı gazdan yavaş yavaş çekelim ve biraz mola verip ruhumuzun da bize yetişmesini bekleyelim artık. Aceleye ne gerek var?

Hayat yalnız biz izin verdiğimiz gibi geçer. İyi ya da kötü hızlı ya da yavaş... Her şey bizim elimizde, sevgi de, aşk da, basarı da. Ama ancak kendi ruhumuzla buluştuğumuzda...

Can DÜNDAR
Images

İmparator Seçimi: Dürüstlük ve Kaynamış Tohum Hikâyesi

İmparator seçimi için farklı bir yöntem

Bir zamanlar, Uzak Doğu’da yaşlanan bir imparator varmış. Artık tahtı bırakıp yerine geçecek kişiyi seçmesi gerektiğini düşünüyormuş. Yardımcılarından ya da çocuklarından birini görevlendirmek yerine, yeni imparatoru farklı bir yöntemle belirlemeye karar vermiş.

Bir gün ülkesindeki bütün gençleri saraya çağırmış ve şöyle demiş:

“Artık tahttan inip yeni bir imparator seçme vakti geldi. Sizlerden birini seçmeye karar verdim.”

Gençler bu sözlere şaşırmış. İmparator konuşmasını sürdürmüş:

“Bugün hepinize birer tohum vereceğim. Evlerinize gidip bu tohumu ekmenizi, sulayıp büyütmenizi istiyorum. Tam bir yıl sonra yetiştirdiğiniz bitkiyle buraya geleceksiniz. Sizi, büyüttüğünüz bitkiye göre değerlendirecek ve içinizden birini imparator seçeceğim.”

Ling ve büyümeyen tohum

Saraya çağrılan gençlerin arasında Ling adında biri de varmış. O da diğerleri gibi imparatorun verdiği tohumu alıp evine gitmiş. Heyecanla olanları annesine anlatmış. Annesi bir saksı ve biraz toprak bulmuş; Ling’in tohumu ekmesine yardım etmiş. Sonra tohumu dikkatlice sulamışlar ve her gün büyümesini beklemişler.

Günler geçmesine rağmen Ling’in saksısında hiçbir değişiklik olmamış. Üç hafta, dört hafta, beş hafta geçmiş; yine de tohum filizlenmemiş. Öteki gençler yetiştirdikleri bitkilerden söz ederken Ling üzülüyor, imparatorun onu beceriksiz sanacağından endişeleniyormuş. Yine de arkadaşlarına bir şey söylemeden beklemeyi sürdürmüş.

Bir yılın sonunda, gençlerin yetiştirdikleri bitkileri imparatora götürecekleri gün gelmiş. Ling, annesine boş saksıyla saraya gidemeyeceğini söylemiş. Annesi ona cesaret vermiş ve saksıyı olduğu gibi götürüp yaşananları imparatora dürüstçe anlatmasını istemiş. Ling pek istemese de annesinin öğüdünü dinlemiş ve boş saksısını alarak yola çıkmış.

Boş saksının ortaya çıkardığı gerçek

Sarayda diğer gençlerin yetiştirdiği güzel bitkileri, çiçekleri ve ağaçları gören Ling şaşırmış. İmparator geldiğinde gençleri selamlamış. Ling ise elindeki boş saksıyla arkalarda bir yere saklanmaya çalışıyormuş.

İmparator gençlerin bitkilerine bakıp, “Ne büyük bitkiler, çiçekler ve ağaçlar yetiştirmişsiniz. Bugün içinizden biri imparator olacak,” demiş. Ardından elinde boş saksısıyla duran Ling’i fark etmiş ve muhafızlarından onu öne getirmelerini istemiş.

Ling çok korkmuş. İçinden, “Sanırım beceriksizliğimden dolayı beni öldürtecek,” diye geçirmiş. İmparator ona adını sormuş. Ling, “Adım Ling,” demiş. Diğer gençler gülüşüp onunla alay etmeye başlayınca imparator onları susturmuş. Ling’e ve saksısına dikkatle baktıktan sonra kalabalığa dönmüş:

“Yeni imparatorunuzu selamlayın. Adı Ling!”

Ling buna inanamamış. Tohumunu bile filizlendirememişken nasıl imparator seçilebilirmiş? İmparator bunun nedenini herkese açıklamış:

“Bir yıl önce burada herkese bir tohum verdim. Siz bu tohumları ekip sulayacak ve bir yıl sonra getirecektiniz. Ama hepinize kaynamış tohum vermiştim. Kaynamış tohum asla büyüyemez. Ling dışında herkes bitkiler, çiçekler ve ağaçlar getirdi; çünkü tohumun büyümediğini görünce onu başka bir tohumla değiştirdiniz. Sadece Ling, içinde benim verdiğim tohum bulunan boş saksıyı getirme cesaretini ve dürüstlüğünü gösterdi. Beklentisi gerçekleşmeyince umutsuzluğa kapılsa da dürüstlüğünden vazgeçmedi. Bu yüzden yeni imparatorunuz o olacak!”

İmparator seçimi hikâyesinden çıkarılacak ders

Bu imparator seçimi hikayesi, doğru olanı yapmanın her zaman kolay olmadığını anlatır. Ling, çevresindeki gençler başarılı görünürken kendi saksısını boş halde saraya götürmenin utancını ve korkusunu yaşamış. Buna rağmen gerçeği saklamamış, kendisine verilen tohumu değiştirmemiş ve olanları olduğu gibi anlatmış.

Kaynamış tohum hikayesi olarak da bilinen bu anlatıda imparatorun aradığı şey, en güzel bitkiyi yetiştiren kişi değil; güvenilir ve dürüst bir insanmış. Ling’in seçilmesini sağlayan, tohumu büyütememesi değil, başarısız olduğunu düşündüğü durumda bile dürüst davranması olmuş.

Bu dürüstlük konulu kısa hikaye, verilen sorumluluk karşısında sonuç ne olursa olsun doğruyu söylemenin önemini hatırlatıyor. Dürüstlük bazen beklenen sonucu elde edememek anlamına gelebilir; ancak güven, insanın gerçeği saklamadığı zaman kurulur. Ling’in boş saksısı da imparatorun aradığı karakteri herkese göstermiş.

imparator seçimi
Images

Affederek Bağlardan Çözülmek

“Temiz bir vicdan kadar yumuşak bir yastık yoktur.”

Gerçekleştirmek istediğimiz hedef her ne olursa olsun, ona doğru atacağımız en değerli adımlardan biri affetmektir. Kendimizi ve geçmişte bizi üzen deneyimlerin üzerimizde bıraktığı kısıtlayıcı duygusal yükleri özgürleştirmek için affetmeye ihtiyaç duyarız.

Affetmek, bağları çözmektir

Affetmek, bu yazıda bağları çözmek anlamıyla ele alınıyor. Peki, affetmediğimizde neye bağlanırız? Yaşadığımız olay geçmişte kalmış, bir anıya dönüşmüştür. Tatsız ve üzücü olan bu anıdan bize kalan ise onu hatırladığımızda zihnimizde beliren düşünceler ve duygulardır.

O kişilerden ya da olaylardan özgürleşemedikçe onların seslerini zihnimizde, bizi üzen duyguları da içimizde yeniden canlandırıp durabiliriz. Böylece geçmişte kalması gereken üzüntülere tekrar tekrar hayat veririz. Bazı incitici anıları hatırlamayabilir, onları bilinçaltımızın derinliklerine gömmüş olabiliriz; yine de dile getirilmemiş kırgınlıklar ve öfkeler içimizde taşınmaya devam edebilir.

Geçmişte yaşananları affetmek neden önemlidir?

Geçmişte yaşananları affetmek, yaşananları hiç olmamış saymak ya da bizi inciten davranışları haklı bulmak değildir. Burada söz konusu olan, o deneyimlerin bugünkü adımlarımızı ve ilişkilerimizi sürekli biçimde belirlemesine izin vermemektir. Affetmenin faydaları, geçmişi değiştirmesinde değil; geçmişin duygusal yükünü taşımayı bırakıp önümüzdeki yola bakabilmemizde aranabilir.

Kendini ve başkalarını affetmek de bu sürecin bir parçasıdır. Bazen başkasına duyduğumuz öfke kadar, kendi seçimlerimiz ya da söyleyemediklerimiz için kendimize yönelttiğimiz suçlamalar da bizi geçmişe bağlar. Kırgınlığı bastırmak veya yok saymak yerine onu fark etmek, neye bağlı kaldığımızı anlamamıza yardımcı olabilir. Affetmenin duygusal yüklerden kurtulmaya etkisi, bu bağları çözmeye başladığımızda görünür hâle gelir.

“Neden?” soruları bitmez

İnsan bazen kendine tekrar tekrar sorar:

  • Neden her ilişkim üzücü bir şekilde bitiyor?
  • Neden pek çok şeyim olduğu hâlde kendimi mutsuz hissediyorum?
  • Neden iyi başlayan iş yaşantım üzüntülü bir şekilde bitiyor?
  • Neden dostlarım vefasız çıkıyor?

Nedenler bitmez. Peki, neden?

Affederek geçmişin duygusal bağlarından çözülmekMazeret ve neden aradığımız sürece karşımıza birçok mazeret ve neden çıkabilir. Bir kişiyle, bir konuyla ya da yaşamımızda gerçekleşmesini istediğimiz hedeflerle kurduğumuz ilk ilişki; o sırada ne hissettiğimizle birlikte, sonraki adımlarımızı da etkileyebilir. İlk duygularımızı fark etmeden sürdürdüğümüzde, yeni bir başlangıç yaptığımızı düşünsek bile eski kırgınlıkları yanımızda taşıyabiliriz.

Kırgınlıkların oluşturduğu kısırdöngü

İçimizde bastırdığımız, doğru bir şekilde ifade edemediğimiz incinmişlikler, kırgınlıklar ve öfkeler bizi ilk kurduğumuz ilişkiye bağlayan prangalar hâline gelebilir. Yeni ilişkilere, yeni işlere, yeni arkadaşlıklara ve istediğimiz başka şeylere doğru yol aldığımızı sansak da bu bağlar bizi olduğumuz yerde tutabilir.

Bağımızın uzunluğu kadar bir dairenin etrafında dönüp durur, adım attığımız hâlde ilerleyemediğimizi hissederiz. Bir süre sonra bu tekrar eden hâl bir kısırdöngüye dönüşür. Affetmek, bu döngüde neyi taşımaya devam ettiğimizi görüp geçmişin yükünü gevşetmek için bir kapı aralar. Böylece kendimize ve başkalarına yönelik duygularla yüzleşebilir, yeni adımlarımıza daha fazla yer açabiliriz.

Affederek işte bu bağları çözer; adımlarımızın bizi gerçekten hedeflerimize ve istediklerimize götürmesini sağlarız.

Images

Hayat bir arayıştır

Hayat bir arayıştır; kimi zaman umutla, kimi zaman da ne aradığını bilmeden sürdürülen bir arayış. İnsan bir şeye ulaşınca onun kendisini tamamlayacağını düşünür. Fakat ulaştığı şey, elde edildiği anda eski anlamını yitirebilir. Tatmin kısa sürer, ardından başka bir istek belirir ve yeniden aramaya başlanır. Osho’nun işaret ettiği temel soru şudur: İnsan neden sürekli arayış içindedir; aradığı şey gerçekten dışarıda mıdır?

Hayat arayışı neden bitmez?

Bir şey elde etsen de etmesen de arayış devam eder. Fakir ya da zengin, güçlü ya da güçsüz, hasta ya da sağlıklı; herkes bir şeylerin peşinde olabilir. Ancak peşinde olunan şey her zaman açık değildir. Para, güç, prestij, saygınlık, sevgi, coşku, meditasyon ya da dua… Aranan şeyin adı değişir, fakat insanın içindeki eksiklik duygusu sürüyorsa arayış da sona ermez.

Images

Seyret, Sus ve Dinle

Bir g眉n bir da臒 g眉ne艧le birlikte g眉ne uyand谋. R眉zgar谋n esintisiyle a臒a莽lar谋n谋n dallar谋n谋 sallaya sallaya esneyerek gerindi. G眉ne艧 p谋r谋l p谋r谋l ufukta tam kars谋s谋ndan do臒uyor, onunla aras谋nda masmavi bir deniz 莽ar艧af gibi g眉n眉 kar艧谋l谋yordu.
Dedi ki, 'Ben ne g眉zel bir yerdeyim, 枚n眉m masmavi bir deniz ve  her g眉n g眉ne艧 bana g眉l眉mseyerek g眉n ba艧l谋yor.'
G枚ky眉z眉nde k眉me k眉me bulutlar pamuk y谋臒谋nlar谋n谋 and谋r谋yordu. Mart谋lar 莽oktan uyanm谋艧 g枚ky眉z眉nde dans ediyorlard谋. O s谋rada da臒 bir de bakt谋 ki, eteklerinde bir minicik fare denize do臒ru y眉r眉yor.
'Iiiiiiiiihhhhhh, bu da ne?
Bu k眉莽眉k fare benim manzaram谋 simdi neden bozuyor? '
Onun oradan bir an 枚nce gitmesini istedi ve s枚yle bir titredi. Tepeden a艧a臒谋ya do臒ru bir ka莽 tas h谋zla yuvarlanmaya ba艧lad谋. Fare sesi duyunca hemen bir y眉ksek kayan谋n 眉st眉ne s谋莽rad谋 ve oraya yerle艧ti. D眉sen taslarda ona hi莽 bir zarar vermedi. Farecik de ba艧lad谋 denizin g眉zelli臒ini seyretmeye.
Ara ara atlayan z谋playan bal谋klar denizin durulu臒unda k眉莽眉k halkalar olu艧turuyordu.
Deniz da臒谋n s谋k谋nt谋s谋n谋 anlad谋 ve da臒a seslendi:
'Neden b枚yle bir g眉nde bir k眉莽眉k fare i莽in mutsuzluk oyununa ba艧l谋yorsun ki? Bak ben d眉md眉zken bal谋klar da benim durulu臒umu bozuyorlar. Ben onlara k谋z谋yor muyum? Biliyorum ki onlar bensiz ben onlar siz olamay谋z. Sen de seninle birlikte yasamak zorunda olanlara kollar谋n谋 a莽mal谋s谋n. G眉ne艧 hi莽 bulutlara bozuluyor mu? Benim 谋s谋nlar谋m谋 engelliyorlar diye k谋z谋yor mu? Kabul et ger莽e臒i, hersey bir 艧eylerle b眉t眉n asl谋nda. Fark ve g眉zellik de burada. Bu sayede her g眉n ayr谋 bir 艧ey 枚臒retiyor bize; her g眉n ayr谋 bir ders veriyor. Sen iyisi mi sadece SEYRET, SUS ve DINLE.'
Da臒 denize sordu:
'SEYRET, SUS ve DINLE? O da ne demek? '
Denize bak.. Seyretti臒inde g眉zellikleri g枚receksin...Sustu臒unda kendinden ba艧kalar谋n谋n s枚ylediklerini duyabileceksin... Dinledi臒indeyse onlardan 枚臒rendiklerini uygulama f谋rsat谋 bulabileceksin
Images

Hayatta Hiçbir Şey Yolunda Gitmiyor Diyenlere: Çin Bambu Ağacı Hikâyesi

Hayatta hiçbir şey yolunda gitmiyor diye düşündüğünüz zamanlarda, verdiğiniz emeğin karşılığını hemen görememek moralinizi bozabilir. Çin bambu ağacı hikâyesi, böyle dönemlerde sabır ve azim üzerine düşünmeye çağıran kısa bir motivasyon öyküsüdür.

Çin bambu ağacı hikâyesi

Hikâyeye göre önce bambu tohumu ekilir. Tohum düzenli olarak sulanır ve gübrelenir; ancak ilk yıl toprağın üzerinde gözle görülür bir değişiklik olmaz. Dışarıdan bakan biri, yapılan bakımın hiçbir sonuç vermediğini düşünebilir.

İkinci yıl da tohum sulanıp gübrelenmeye devam eder. Buna rağmen toprakta bir filiz görünmez. Üçüncü ve dördüncü yıllarda da aynı bakım sürer; fakat bambu hâlâ filiz vermez. Bu süre boyunca emek vardır, ancak beklenen ilerleme gözle seçilemediği için çaba karşılıksız kalmış gibi görünür.

Hikâyede anlatıldığı üzere, beşinci yılda da bambuya su ve gübre vermeyi bırakmazlar. Nihayet beşinci yılın sonlarına doğru bambu yeşermeye başlar ve yaklaşık altı hafta içinde 27 metre boya ulaşır. Öykünün dikkat çekici yanı, görünür büyümenin kısa sürede gerçekleşmesi değil; o noktaya kadar bakımın ve emeğin sürdürülmesidir.

Bambu altı haftada mı, beş yılda mı büyüdü?

Hikâyenin akla getirdiği soru şudur: Çin bambusu 27 metre boya altı haftada mı, yoksa beş yılda mı ulaştı? Öykünün verdiği mesaja göre yanıt beş yıldır. Çünkü ilk yıllarda sürdürülen bakım olmasaydı, bambunun büyümesinden, hatta var olmasından söz edilebilir miydi?

Bu anlatı, çabamızın sonucunu hemen göremediğimiz dönemleri hatırlatır. Bazen ilerleme dışarıdan fark edilmeyebilir; bu, verilen emeğin değersiz olduğu anlamına gelmez. Bir hedef için çalışırken sonuçların gecikmesi hevesimizi kırabilir. Böyle zamanlarda Çin bambu ağacı hikâyesi, sabır ve azimle devam etmenin önemini anlatan bir hatırlatma olur.

Çin bambusu hikâyesinin anlamı, bekleyenin mutlaka istediği sonuca ulaşacağına dair bir garanti vermek değildir. Hikâyenin vurgusu daha yalındır: Bir amaca yöneldiyseniz emek vermeyi sürdürün, fakat gerektiğinde yolunuzu yeniden değerlendirmekten de çekinmeyin.

Hayatta hiçbir şey yolunda gitmiyor diyenlere

Her şeyin ters gittiğini düşündüğünüz bir dönemde, geciken sonuçları kişisel başarısızlığınızın kanıtı gibi görmeniz kolaydır. Oysa bir hedefe ulaşma süreci her zaman hızlı ve düz bir çizgide ilerlemez. Bazen yapabileceğiniz şey, o gün için gereken çabayı göstermek ve ilerlemeyi yalnızca anlık sonuçlarla ölçmemektir.

Bambu tohumu hikâyesi, sabırlı olmanın sadece beklemekten ibaret olmadığını da hatırlatır. Hedefe yönelik bakımı ve çalışmayı sürdürmek, gelişimin zaman alabileceğini kabul etmek bu yaklaşımın parçasıdır. Sonucu hemen göremediğiniz için kendinizi başarısız saymayın. Yavaş ilerleyen bir süreçte çabanızı gözden geçirin, gerekiyorsa yönünüzü değiştirin; ancak yalnızca sonuç gecikti diye vazgeçmek zorunda olduğunuzu düşünmeyin.

Bu nedenle bu öykü, hayatta hiçbir şey yolunda gitmiyor motivasyon hikâyesi arayanlara basit ama anlamlı bir mesaj sunar: Görünür ilerlemenin olmadığı zamanlarda da emek vermeye devam edebilirsiniz. Bazen yeniden güç toplamak, küçük adımlarla sürdürdüğünüz çabayı fark etmekle başlar.

Bir süre için çalışın

Bir süre için çalışın.
Bir süre tahammül edin.
Her zaman inanın.
Ve hiçbir zaman geri dönmeyin.

Çin bambu ağacı hikâyesini hatırlatan görsel

Images

Pratik Bilinç Altı Kodlama

     Bilinçaltı mesajları yaşamlarımızda ciddi ve kalıcı değişiklikler yaratmak amacıyla kullanılabiliyor. Beynin bu kısmı, bellekten vücut ısısına ve bilincinizin ana özelliklerini belirlemeye kadar her şeyi kontrol eder.

Images

Hayatınızda Bir Şeyleri Değiştirmek İstediğinizde…

Binlerce yeni yol düşledim. Uyandım ve yine eski yoldan yürüdüm.
Çin Atasözü

Hayatınızda bir şeyleri değiştirmek istediğiniz çok olmuştur, değil mi? Belki yeni yıl yaklaşırken kendinize bir liste yaptınız: Sağlıklı beslenmek, 5 kilo vermek, düzenli spor yapmak, hobilerinize vakit ayırmak, tiyatroya gitmek, stresten uzak durmak ya da sigarayı bırakmak… Peki, yılın sonuna yaklaşırken listenize baktığınızda, bunlardan hangileri gerçekten hayatınızın parçası oldu?