Gülümseyin. Hayatın anlamı keyif almak ve gülümsemektir.
Bir kadını anlatmak kolay değildir. Çünkü kadın, tek bir söze ya da özelliğe sığmaz. Bazen çocuk gibi şefkat bekler, bazen herkesten güçlü durur; sever, kendi dünyasına çekilir ve hayatı güzelleştiren ayrıntılara anlam katar. Kadın nedir sorusunun yanıtı da belki bu farklı hâllerin bir arada bulunmasında saklıdır.
Çocuk gibi davranmayı sever. Erkeğin kendisine bir çocuğa gösterdiği şefkati göstermesini ister. Bir çocuğu incitmekten korkarak okşar gibi, özenle yaklaşmalıdır erkek kadına. Bu şefkat, onu küçümsemek ya da çocuk yerine koymak anlamına gelmez.
Hiçbir kadın çocuk muamelesi görmek istemez. Söyledikleri çocukça bulunsa bile dinlenilmesini, dikkate alınmasını bekler. Bir kadının çocukluk yapmasına izin vereceksiniz ama onu asla bir çocuk olarak görmeyeceksiniz. Kadınların ilişkilerdeki beklentileri bazen bu incelikte belirir: yakınlık ve şefkat kadar, düşüncelerine gösterilen saygı da önemlidir.
Hatta erkeklerden çok daha güçlüdür. Ama bu gücünü her zaman ortaya koymayı sevmez. Erkeğin gücünün kendisine huzur vermesini ister. Kendi başına yapabileceği şeyleri bile erkeğin yapmasını bekleyebilir; böylece hem kadın olduğunu daha çok hisseder hem de erkeğinin ne kadar güçlü olduğunu görür.
Bu, kadının kendi gücünden vazgeçtiği anlamına gelmez. Gücünü göstermek istediğinde onu engelleyemezsiniz. Yapmak istediği bir şey varsa mutlaka yapar. Kadın özellikleri denildiğinde yalnızca dayanıklılığı değil, ne zaman yumuşaklığını göstereceğine ve ne zaman kendi kararının arkasında duracağına kendisinin karar vermesini de düşünmek gerekir.
İçinde her zaman sevgiyi taşır. Sevdiklerinden kolay kolay ayrılamaz, onları kolay kolay kıramaz. Zor sever ama tam sever. Bir kadının tam anlamıyla sevebilmesi için yüreğinin kabul ettiğini beyninin de kabul etmesi gerekir. Duyguyla düşüncenin aynı yerde buluşması, bu anlatıda sevginin tamamlanmasıdır.
Sevmiyorsa da onu sevmeye zorlayamazsınız. Belki kolayca yüreğine girebilirsiniz; ancak beyninde yer etmemişseniz her an terk edilebilirsiniz. Sevmediği hâlde terk etmeyen kadınlar da vardır elbette. Bunun nedeni, engelleyemedikleri “acımak” duygusu olabilir. Kadınların duygusal özellikleri üzerine düşünürken sevginin yanında bağlılığı, incitmemeye çalışmayı ve bazen gitmenin zorluğunu da görmek gerekir.
Hiçbir zaman kadını bütünüyle elde edemezsiniz. Kendisine ait bir dünyası vardır ve orada hep yalnızdır. O dünyaya kimsenin girmesine izin vermez; hiçbir anahtar o dünyanın kapısını açamaz. Yalnızlık onun sığınağıdır. O sığınağa ne zaman gireceğine, ne kadar kalacağına hep kendisi karar verir.
Bu yalnızlık, sevgisizlikten değil, kendine ait bir alanı koruma isteğinden doğar. Sığınağındayken onu oradan çıkmaya zorlarsanız sonsuza dek kaybedebilirsiniz. Kadın nasıl biridir diye soranlara bu anlatının yanıtı şudur: Yakınlık kurabilir ama kendi iç dünyasının kapısını ne zaman açacağını da kendi belirler.
Neler yapabileceğini erkek aklı hayal bile edemez. Yaratıcılığının sınırı yoktur. Ama bunu ortaya çıkarmak için hayatının erkeğini bekler. Yaratıcılığını hoyratça harcamaz; sadece erkeğine saklar. Bir kadının gerçek erkeği olmayı başarabilmişseniz çok şanslısınız demektir. Çünkü yaşamınız asla sıradan olmayacaktır.
Bu çılgınlık, hayatı başka türlü görme ve sıradan olana yeni bir anlam katma hâlidir. Onun yanında yaşam, alışılmış akışının dışına çıkabilir; paylaşılan anlar daha canlı ve unutulmaz bir hâl alabilir. Kadının içindeki yaratıcılığın ortaya çıkışı, ilişkiye de yeni bir renk katar.
Çünkü hayatın içinde olan her şey ancak kadınlar olduğunda anlam kazanıyor. Yemek yemek, su içmek bile… Bir kadının elinden içtiğiniz suyla kendi kendinize bardağı doldurup içtiğiniz su arasındaki lezzet farkını anlayabiliyor musunuz?
Belki kadın nedir sorusunun tek bir cevabı yoktur. Bu satırlarda kadın; şefkat isteyen ama çocuk yerine konmak istemeyen, güçlü olduğu hâlde huzur arayan, seven ama kendi kararını veren, yalnızlığına ve yaratıcılığına sahip çıkan biri olarak anlatılır. Onu anlamak, bütün bu hâllerin aynı kişide bir arada bulunabileceğini kabul etmekle başlar.
Prof. Üstün Dökmen, saygı konusundaki tutumumuzu düşündüren şu sözü söylüyor:
“Yere düşen ekmeğin üstüne basan insan görmedim ama yere düşen insanı tekmeleyen çok kişi gördüm.”
Bu söz, ekmeğe gösterdiğimiz özenle insanlara davranışımız arasındaki çelişkiye dikkat çekiyor. Yere düşen ekmeği kaldırıp kenara koymayı bir sorumluluk sayabiliyoruz. Peki zor durumda kalan, küçümsenen ya da haksızlığa uğrayan bir insana karşı da aynı hassasiyeti gösterebiliyor muyuz? Üstün Dökmen, birbirimize saygılı olma konusunda sıkça yaptığımız üç temel hatayı anlatıyor.
Avrupa’da yaşayan bir vatandaşımızın oradayken yere çöp atmadığını, Kapıkule’den ülkeye girer girmez ise tükürmeye ve çöp atmaya başladığını düşünelim. “Burada neden böyle yapıyorsun?” diye sorulduğunda verdiği cevap, “Herkes böyle yapıyor” oluyor.
Buradaki sorun, davranışı kendi düşüncemize ve doğru bulduğumuz ölçülere göre değil, çevremizde gördüklerimize göre belirlememiz. Bir yerde kurallara uymak, başka bir yerde uymamak; saygıyı bulunduğumuz ortama göre değişen bir alışkanlığa dönüştürüyor. Oysa toplumda saygılı davranışlar, yalnızca başkaları bizi izlerken ya da çevremiz uygun olduğunda sergilenen davranışlar olmamalı. Çevrenin tutumu ne olursa olsun, ortak alanlara ve orada yaşayan insanlara karşı sorumluluğumuzu hatırlamalıyız.
Dökmen’in anlattığı ikinci hata, karşımızdaki kişiye fiziksel görünüşüne göre muamele etmek. İri yarı birini görünce “Buyur abi” derken ufak tefek birine “Ne var lan!” diye çıkışmak, saygıyı kişinin kim olduğuna değil, bizde uyandırdığı izlenime bağlamaktır.
Oysa insan onurunun herkes için eşit olması, saygının da herkese gösterilmesi gerektiğini hatırlatır. Bir insanın bedeni, görünüşü ya da karşısındakine ne kadar güçlü göründüğü, ona nasıl hitap edeceğimizi belirlememeli. İnsan onuruna saygı, yalnızca bize karşı koyabilecek ya da işimize yarayabilecek kişilere nazik davranmak değildir. Karşımızdaki kim olursa olsun, sözlerimizde ve davranışlarımızda onun değerini gözetmektir.
Üçüncü hata, davranışlarımızı o anki ruh hâlimize göre değiştirmek. Keyfimiz yerindeyken eve girip “Merhaba millet” demek, canımız sıkkınken ise yüzümüzü asıp kimseyle ilgilenmemek… Hepimiz zaman zaman yorgun ya da huzursuz olabiliriz. Ancak kendi duygularımız, başkalarına nasıl davrandığımızı bütünüyle belirlememeli.
İnsanlara saygılı davranmanın önemi, tam da günlük ve sıradan görünen anlarda ortaya çıkar. Selam vermek, karşımızdakini dinlemek, kırıcı bir sözden kaçınmak ya da birine özenli bir dille karşılık vermek küçük davranışlar gibi görünebilir. Fakat saygı, yalnızca büyük sözlerle değil, bu gündelik tutumlarla da gösterilir. Keyfimiz yerinde olsun ya da olmasın, başkalarını değersiz hissettirmemek için çaba göstermeliyiz.
Yerdeki ekmeğe basmamak, onu tekmelememek ve kenara koymak konusunda ortak bir hassasiyet taşıdığımızı söylüyoruz. Ekmek nimettir diye düşünüyor, ona saygı gösteriyoruz. Öyleyse insanın incinmesine, aşağılanmasına ya da dışlanmasına neden olan davranışlara neden aynı dikkatle yaklaşmıyoruz?
Saygı, bir kişiyi gözümüzde büyütmek ya da onun her davranışını doğru bulmak demek değildir. İnsanlara saygı, farklı durumlarda ve farklı kişiler karşısında temel bir özeni korumaktır. Başkalarının onurunu; görünüşlerine, çevrenin davranışına veya kendi keyfimize göre değişen bir ölçüye bağlamamaktır.
Yerdeki ekmeğe gösterdiğimiz duyarlılık, insanlara karşı davranışlarımızı da düşünmeye vesile olsun. Ekmek nimettir, kabul. Peki insan nimet değil mi?
Her şeye olumlu yaklaşmanın önemi inkâr edilemez. Çünkü bakış açısı, bir durumun hangi yönünü gördüğümüzü ve onu nasıl yorumladığımızı etkiler. Aynı olay, bir kişi için eksiklik anlamına gelirken başka biri için eldeki imkânı veya yeni bir fırsatı gösterebilir.
Yarım bardak suyu düşünelim. Olumlu bakan kişi, bardağın yarısına kadar su dolu olduğunu söyler ve mevcut olanı görür. Olumsuz zihniyetteki kişi ise bardağın yarısının boş olduğuna odaklanır; yani olmayanı öne çıkarır. Bardaktaki su miktarı değişmez, fakat onu tarif etme biçimimiz değişir.
Bu örnek, olumlu bakış açısının her şeyi olduğundan daha iyi göstermek anlamına gelmediğini hatırlatır. Buradaki fark, aynı durum içindeki hangi noktaya dikkat ettiğimizdir. Eksik olanı görmek mümkün olduğu gibi, elimizde bulunanı fark etmek de mümkündür. Olaylara olumlu bakmak, koşulları yok saymadan mevcut imkânları da hesaba katmaya yardımcı olur.
Bir ayakkabı firması, pazarlamacılarından birini ayakkabı satmak üzere Afrika’ya gönderir. Pazarlamacı dönüşünde patronuna şöyle der:
“Ne yazık ki, bir çift bile ayakkabı satamayız; çünkü Afrika’da hiç kimse ayakkabı giymiyor, ayakkabı nedir bilmiyor.”
Meseleyi iyi bilen patron, ardından bakış açısı farklı ve olaylara olumlu bakan başka bir pazarlamacıyı gönderir. Bu pazarlamacı büyük bir heyecanla döner, patronun odasına girer ve şöyle der:
“Afrika'da hiç kimsenin ayakkabısı yok! Bunları ayakkabı giymeye alıştırdık mı, milyonlarca ayakkabı satarız.”
İki pazarlamacı da aynı duruma bakar: Orada kimsenin ayakkabısı yoktur. İlk kişi bunu satışın önündeki engel olarak değerlendirir. İkinci kişi ise aynı durumu, ayakkabıyla tanışmamış insanlara ulaşma fırsatı olarak yorumlar. Değişen koşullar değil, koşullara verilen anlamdır.
Bu hikâyede öne çıkan nokta, olumlu düşünmenin her durumda başarıyı garanti etmesi değildir. Hikâyenin gösterdiği, bir durumu yalnızca olumsuz yönüyle değerlendirmenin başka seçenekleri görmeyi zorlaştırabileceğidir. Olumlu yaklaşan pazarlamacı, karşısındaki durumu farklı bir ihtimal üzerinden düşünür ve harekete geçmek için bir neden bulur.
Günlük hayatta da benzer bir değerlendirme yapabiliriz: Bir sorunla karşılaştığımızda yalnızca neyin eksik olduğuna mı bakıyoruz, yoksa elimizdeki kaynakları ve deneyebileceğimiz yolları da düşünüyor muyuz? Bu sorular, gerçeği değiştirmez; ancak seçenekleri daha açık görmemize yardımcı olabilir. Bakış açısının önemi de burada ortaya çıkar: Yorumumuz, bir sonraki adımımızı etkileyebilir.
Olumlu düşünmek, yaşanan zorluğu yok saymak ya da her şeyin kendiliğinden düzeleceğini varsaymak değildir. Yarım bardak örneğinde bardak yine yarımdır; ayakkabı hikâyesinde de pazarlamacıların karşılaştığı koşul aynıdır. Olumlu yaklaşım, bu koşulların içindeki mevcut olanı ve değerlendirilebilecek ihtimalleri fark etmeye çalışır.
Bu nedenle bir durum karşısında yalnızca “Neler eksik?” diye sormak yerine “Elimizde ne var ve bunu nasıl değerlendirebiliriz?” sorusunu da düşünmek, daha geniş bir değerlendirme yapmamızı sağlayabilir. Olumlu bakış açısı, sorunları görmezden gelmek değil; sorunla birlikte imkânları da görebilmektir.
Aynı olaya farklı yönlerden bakabilmek, düşünme biçimimizi ve seçeneklerimizi gözden geçirmemize yardım eder. Bardağın dolu tarafını fark etmek de ayakkabı hikâyesindeki fırsatı görmek de bize şunu hatırlatır: Bazen değişmesi gereken önce olay değil, ona baktığımız yöndür.
İçten bir gülümseme, bazen uzun cümlelerin anlatamadığını tek bir bakışta ifade eder. Sevgi, mutluluk ve iyi niyet; yüzümüzde beliren bu küçük ifadeyle başkasına ulaşabilir. Çünkü samimi bir gülümseme, yalnızca dudakların kıvrılması değil, yürekte taşınan duyguların gözlerden görünür hâle gelmesidir.
İçten bir gülümseme, sevgi dolu bir yüreğin gözlerden yansımasıdır. Kendimizi ve karşımızdakini önemsediğimizi, ona iyi dileklerle yaklaştığımızı anlatır. Bazen “Seni seviyorum” demenin, bazen de “Mutluyum ve senin de mutlu olmanı istiyorum” demenin sessiz bir yoludur.
Bu gülümsemenin değeri, büyük sözler söylemesinden değil, içinde taşıdığı açıklıktan gelir. Zorlamadan ve karşılık beklemeden sunulduğunda, insana kendini hatırlatır: Görülmek, hoş karşılanmak ve bir başkasının iyi niyetine rastlamak güzeldir. İçten bir gülümsemenin insanlara etkisi de bu yalın yakınlıkta saklıdır.
İçten bir gülümseme, verilebilecek en ucuz fakat en değerli armağandır.
İçten bir gülümseme, ona hasret kalanların ilacıdır.
Bir gülümseme maddi bir armağan değildir; yine de gönülden verildiğinde kıymeti büyüktür. Bir insana yönelen sıcak bir ifade, aradaki mesafeyi azaltabilir ve yeni bir yakınlığın başlangıcı olabilir. Bu nedenle içten bir gülümseme, gönüller arasına sevgiden inşa edilmiş bir köprü gibidir.
Elbette her gülümseme aynı anlamı taşımaz. Bu yazıda sözü edilen, alışkanlıktan ya da nezaket gereğinden doğan herhangi bir ifade değil; içten gelen, karşısındakine iyi niyetle yönelen gülümsemedir. Onun gücü, gösterişinde değil, taşıdığı duygunun gerçekliğindedir. İçten bir gülümsemenin anlamı, tam da bu samimiyette belirginleşir.
İçten bir gülümseme, insanın ruhunda açan çiçeklerin evrene sunulmasıdır. İçimizde büyüyen sevgi ve mutluluk, yüzümüzde küçük ama anlamlı bir işaret bulur. “İçimde karanlığa yer yok” demek; her şeyin kusursuz olduğunu iddia etmek değil, o anın içinde iyiliğe ve aydınlığa da yer açabilmektir.
Gülümsemenin sevgi ve mutlulukla ilişkisi, bu yönüyle yalnızca bir yüz ifadesinden ibaret değildir. Gülümseme, duyduğumuz güzel bir hissi başkalarıyla paylaşma isteğini de taşır. İçten bir ifade, karşı tarafa yük bindirmeden yakınlık sunar; sevginin görünür, mutluluğun paylaşılabilir olabileceğini hatırlatır.
“İçten bir gülümseme, anı yaşayarak aydınlanmaktır” sözü, dikkatimizi bulunduğumuz ana çevirir. Bazen küçük bir güzelliği fark etmek, bazen de karşımızdaki insana içtenlikle bakmak, o anı daha anlamlı kılar. Gülümseme, bu fark edişin dışarıya taşan hâli olabilir.
Onun değeri parayla ölçülmez; satın alınamayan bir yakınlığı ve iyi niyeti ifade eder. Bu yüzden içten bir gülümseme, kendimize de çevremize de sunabileceğimiz en sade armağanlardan biridir. Önce kendi içimizde beliren sıcaklığı paylaşır, sonra gönüller arasında bir bağ kurar.
İçten bir gülümseme; sevginin gözlerden yansıması, mutluluğun paylaşılması ve karanlığın içinde aydınlığa yer açılmasıdır. Bazen büyük bir iyilik, tam da bu küçük ve samimi ifadeyle başlar. Kendimize ve evrene sunabileceğimiz en güzel hizmetlerden biri, içimizdeki iyiliği içtenlikle paylaşmaktır.
Bir konuşmada iş adamlarına şunu sordum: “Tahminim, buradaki çoğu kişi ticarette başarılı olmuş kişiler. Ticarette başarı ölçütünü para kazanmak olarak alıyorum. Sizce bu başarıyı getiren en önemli özellik ne?”
İki yanıt ön plana çıktı: disiplinli çalışmak ve ilişkiler. İlki, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyi; hedefi doğrultusunda çalışmasını anlatıyor. İkincisi ise diğer insanlarla kurduğu ilişkiyi, onları anlamayı.
Doğan Hoca (Cüceloğlu), bir sohbetimizde ailelere sorduğu soruları şöyle aktarmıştı:
“Çocuğunuzun okulda başarılı olmasını ister misiniz?”
“Evet.”
“Okulda mı başarılı olmasını istersiniz, iş hayatında mı?”
“İş hayatında.”
“İş hayatında mı başarılı olmasını istersiniz, hayatta mı?”
“Hayatta.”
Hayatta başarılı olmanın olmazsa olmazlarından ikisi disiplinli çalışmak ve empatidir. Bu ikisinden biri eksik olduğunda hayat başarısı zorlaşıyor. Disiplin, insanın hedefi doğrultusunda çalışmasını sağlarken empati, başkalarını anlamaya ve ilişkileri daha sağlıklı kurmaya yardımcı oluyor. Bu kadar önemli bir özelliğin okullarda neden öğretilmediğine şaşırıyorum. Bunları çocuklara öğretme sorumluluğu aileye de düşüyor.
Bazı çocukların empati yeteneği daha gelişmiş. Peki, aradaki farkı kim yaratıyor? Aile. Zaten bence okula çocuklar değil, aileler gitmeli. Ailenin çocuk üzerindeki etkisi, okulun etkisine göre kat kat daha fazla.
California Üniversitesinden Ross Thompson, bir deneyinde aileleri iki gruba ayırıyor: Empati yeteneği yüksek çocuklara sahip olanlar ve empati yeteneği düşük çocuklara sahip olanlar. Ailelerin çocuklarıyla kurduğu iletişimin, onların başka insanların bakış açılarını anlamayı nasıl öğrendiğine dair ipuçları verdiğini anlatıyor.
Thompson, her iki gruptaki ailelere de bazı kelimeler veriyor ve çocuklarına bu kelimelerle bir hikâye uydurup anlatmalarını istiyor. Anlatılan hikâyeler kaydedilip daha sonra inceleniyor.
Empati yeteneği yüksek çocuklara sahip aileler daha uzun hikâyeler anlatıyor; hikâyedeki karakterlerin bakış açılarını da ayrıntılı biçimde aktarıyor. Diğer gruptaki aileler ise daha çok olayları anlatıyor ve karakterlerin bakış açılarına fazla yer vermiyor.
Thompson, ailelerin gerçek hayatta çocuklarıyla ilişkilerinin de bu şekilde olup olmadığını merak ediyor. Ailelerden, çocuklarının sebep olduğu bir sorunu ya da olayı anlatmalarını istiyor.
Empati yeteneği yüksek çocukların aileleri olayı aktarırken hem kendi bakış açılarını hem de çocuklarının bakış açısını dile getiriyor. Diğer grup ise yalnızca kendi bakış açısını anlatıyor. Ailenin empatiye yer vermeyen bu tutumu çocuğa da yansıyor. Bu nedenle çocuklarda empati gelişimi için ailelerin yaklaşımı ve çocuklarına örnek olması çok önemli.
Empati yeteneği düşük çocuklarla ilgili başka bulgular da var: Daha saldırgan olabiliyor ve derslerde daha az başarılı olabiliyorlar.
Neden daha saldırganlar? Karşı tarafın bakış açısını anlayamadıkları için kendilerini haklı görüyor ve sorun çıkarabiliyorlar.
Neden daha az başarılılar? Çünkü empati kurmak güçlü zihinsel beceriler gerektiriyor. Empati yapan kişi kendi görüşünü ve varsayımlarını bir süreliğine bir kenara bırakıyor; karşı tarafın düşüncesini değerlendiriyor, durumu onun açısından hayal ediyor ve iki tarafı da gözeten bir sonuca ulaşmaya çalışıyor. Bunların hepsi zihinsel çaba gerektiriyor. Zihinsel becerileri gelişmiş olan çocuk da başarılı oluyor.
Çocuk bir sorunla geldiğinde ona verilen yanıtlar çok önemli. Örneğin çocuk, “Anne, canım sıkkın. Sınavdan düşük not aldım,” dediğinde şu cevaplar verilebilir:
Bu ifadelerin hepsi destekleyici gibi görünse de hiçbirinde empati yok. Tam tersine, sırasıyla sorunu örtme, çocuğa baskı yapma ve hissettiği duygunun gereksiz olduğunu vurgulama anlamı taşıyorlar.
Çocuğun nasıl hissettiğini ve bu sürece neyin yol açtığını konuşmak daha iyi bir yaklaşım. Böylece yalnızca sorunu hemen ortadan kaldırmaya çalışmak yerine çocuğun yaşadığı duyguyu ve olaya onun açısından bakmayı da önemsemiş oluruz.
Özgür Bolat
Regresyon Uygulaması Ses Kaydı- Geçmişte Yaşanan Olumsuz Duyguları Dönüştürmek.
Bilinçaltı Kayıtlarını Değiştirme: İçsel Temizlik Deneyimim
Bilinçaltını Anlamak: İnançlar, Olumlamalar ve İçsel Dönüşüm
Zayıflama Telkini ve Ses Kaydı
Ho’oponopono Yöntemi Nedir? Nasıl Uygulanır?
40 Günlük Bereket ve Zenginlik Planı
Zihin Filtreni Kontrol Et, Algıların değişsin.
İlişkilerde Çekim Yasası: Eski Sevgiliyi Geri İstemek ve Bilinçaltı Korkuları
Kendine Güven Telkini: Metin ve Ses Kaydı
İstediğim Kişiyi Hayatıma Çekebilir miyim?





