Gülümseyin. Hayatın anlamı keyif almak ve gülümsemektir.
Düşüncelerimizde olumluyu yakaladıkça ve söylemlerimizde olumlu ifadeler kullandıkça hayata yaklaşımımız da değişebilir. Olumlu düşünme, psikolojik iyi oluşumuzu ve yaşam kalitemizi destekleyen bir tutumdur. Yıllar önce televizyonda Halit Akçatepe ile yapılan bir röportajı izlemiştim. Genç kalmayı nasıl başardığı sorulduğunda, bir gün olumlu düşünmeye karar verdiğini ve bu kararı yaşamında uyguladığını söylemişti. Yaşıtlarına göre genç görünmesi dikkatimi çekmişti.
Neden biz de olumlu düşünme alışkanlığı kazanmaya çalışmayalım? Çevremizdeki iyimser insanları örnek alabilir, başkalarının deneyimlerinden ders çıkarabiliriz. Yetişkin olduğumuzda düşüncelerimizi gözden geçirme ve onlara nasıl yaklaşacağımızı seçme imkânımız vardır. Bu, yaşadığımız her şeyi kontrol edebileceğimiz anlamına gelmez; ancak olaylara verdiğimiz karşılığı fark etmek için bir başlangıç olabilir.
Düşüncelerimizi ve inançlarımızı kıyafetlere benzetebiliriz. Çocukluğumuzdan itibaren ailemizden ve çevremizden farklı “kıyafetler” ediniriz. Bunları seçme ya da beğenip beğenmeme imkânımız çoğu zaman yoktur. Büyüdükçe dolabımız, yani zihnimizde taşıdığımız fikirler ve tutumlar, türlü türlü düşüncelerle dolar. Kimi bize iyi gelir, kimi üzerimize tam oturmaz; bazılarıysa artık bizi yansıtmıyor olabilir.
Şimdi büyüdük. Dolabımızı yenilemek; eski, rahatsız eden ya da bize yakışmadığını düşündüğümüz kıyafetleri ayıklamak elimizde. Yerine kendimizi daha rahat ve iyi hissettiren seçimler yapabiliriz. Bazen yakınımızdan gördüğümüz, bize uygun gelen bir düşünceyi de benimseyebiliriz. İş görüşmesine, düğüne ya da spor salonuna giderken farklı giysiler seçtiğimiz gibi, farklı durumlarda işimize yarayacak düşünme yollarını da geliştirebiliriz. Olumlu düşünme alışkanlığı nasıl kazanılır diye soruyorsak, ilk adım düşüncelerimizi fark edip hangilerinin bize hizmet ettiğini değerlendirmektir.
İnsan beden, zihin ve ruh yönleriyle bir bütündür. Bir yerimiz ağrıdığında performansımızın etkilenmesi tanıdık bir durumdur. Dişimiz ağrırken konuşma yapmayı ya da tuvalet ihtiyacımız varken telefonda rahatça konuşmayı düşünelim. Bu örnekler, bedensel durumumuzun duygu ve düşüncelerimizi etkileyebildiğini hatırlatır. Bedenimize iyi bakmak, onu kabullenmek ve sağlıklı işleyişi için ona teşekkür etmeyi hatırlamak, olumlu düşünme basamaklarını kurarken başvurabileceğimiz yaklaşımlardır.
Madde bağımlılığı örneği de değişimde kişinin kendi isteğinin ve kararlılığının önemini gösterir. Yakınların desteği değerli olsa da, kişinin yardım aramaya ve değişime yönelmesi sürecin önemli bir parçasıdır. Bu, bağımlılığın yalnızca iradeyle çözülebileceği anlamına gelmez; profesyonel destek almak da önem taşır.
Kaygı, üzüntü ve geçmiş deneyimler yaşamımızı etkileyebilir. Kaynak metinde baş, boyun ve sırt ağrısından migren, mide yakınmaları, cilt sorunları ve yorgunluğa kadar pek çok durum, kişinin zihinsel tutumlarıyla ilişkilendiriliyor. Burada önemli bir ayrım var: Bir rahatsızlığın yalnızca psikolojik nedenlerden kaynaklandığını ya da olumlu düşünerek iyileştirilebileceğini söylemek doğru olmaz. Bedensel sorunların farklı nedenleri olabilir; belirtiler sürüyorsa sağlık uzmanına başvurmak gerekir. Olumlu düşünme, gerekli tıbbi değerlendirme ve tedavinin yerine geçmez.
Yine de yaşadığımız deneyimlerin duygu ve düşüncelerimiz üzerindeki etkisini fark etmek, kendimizi anlamamıza yardımcı olabilir. Aileden, okuldan ya da başka ilişkilerden gelen incitici deneyimler güvenimizi ve hayata bakışımızı etkileyebilir. Bu yüzden düşüncelerimizi yargılamadan incelemek, yararlı olanları koruyup bize zarar veren kalıpları sorgulamak değerli bir çabadır.
Bir ayının, ininde oluşan kokudan rahatsız olup sürekli yeni bir in aradığı anlatılır. Yaşlı bilge ayı ona şöyle der: “İn değiştirmekle, gerçekte hiçbir şey değiştirmiyorsun. Rahatsız olduğun o koku, inden değil, senden geliyor.” Bu hikâye, bazen yalnızca çevremizi değiştirmeye çalışmak yerine kendi tepkilerimizi de gözden geçirmemiz gerektiğini düşündürür. Elbette bu, yaşanan haksızlıkların veya travmaların sorumluluğunu kişiye yüklemek değildir. Gerektiğinde destek aramak ve güvenli koşulları sağlamak önemlidir.
Kaynak yazıda bedensel yakınmalar, kişinin kendine dönüp bakması için bir mesaj gibi yorumlanıyor. Örneğin baş ağrısıyla birlikte korku, kabul etmekte zorlanma ya da sert öz eleştiri olup olmadığını; sivilcelerle ilgili kaygılarda kendini kabul etme ve öfkeyle ilişkili duyguları; ayak rahatsızlıkları söz konusu olduğunda geleceğe yönelik kaygıları düşünmeye davet ediyor. Bunlar tıbbi tanı ya da hastalık nedeni olarak değil, kişinin kendi duygu ve yaşam koşullarını değerlendirmesine yardımcı olabilecek sorular olarak ele alınmalıdır.
Yazıda ayrıca, “Makamına güvenerek beni gaddarca eleştiriyor… sanki bir yumruk var boğazımda, konuşamıyorum” diyen birinin ifade edemediği duygularına dikkat çekiliyor. İletişim güçlükleri, yalnızlık veya güvensizlik hissi de kişinin ruhsal yükünü artırabilir. Böyle durumlarda duyguları fark etmek, güvenilen biriyle konuşmak ya da profesyonel destek almak yararlı olabilir. Öfke ve intikam düşüncelerinin ağız kokusuna neden olduğu gibi kesin bir bağlantı kurmak yerine, belirtilerin gerçek nedenleri için sağlık uzmanına danışmak gerekir.
Olumlu düşünme, her şeyi iyiye yormak veya zor duyguları yok saymak değildir. Yaşadıklarımızı daha tarafsız değerlendirmeye, kendimize karşı daha anlayışlı olmaya ve gerektiğinde yardım istemeye alan açabilir. Beden-zihin-ruh dengesi açısından amaç; bedenimize özen göstermek, duygularımızı ayırt etmek ve düşüncelerimizi gözden geçirmektir. Böylece bulunduğumuz anı daha iyi fark edebilir, bize iyi gelen düşünme biçimlerini zamanla geliştirebiliriz.
Psk. Tuğba DEMİRÖZ
Aldığımız nefes bir mucizedir, verdiğimiz nefes bir mucizedir. Yaşadığımız her an, nefes aldığımız her an bir mucizedir. Bunu söylediğiniz herkes “Evet, doğru” der. Peki bu doğruluğu gerçekten hissediyor muyuz? Nefesin mucizesi, yalnızca üzerinde konuşulacak bir düşünce değil; her an bizimle olduğu hâlde çoğu zaman fark etmediğimiz bir gerçekliktir.
Balıklar, kuşlar, böcekler hayatı bizim gibi sorgulamaz; öfke duymaz, yargılamaz, bir şeyi yok etmeyi düşünmezler. Bu yazının kurduğu karşılaştırmada, zihinlerine ve yüreklerine insanın taşıdığı kadar çok ses dolmadığı için dünyaya aynı biçimde olumsuz bir etki bırakmazlar. Çöp üretmez, çevreyi kirletmez, ihtiyacından fazlasını alıp sömürmeye çalışmazlar… Onlar yalnızca yaşadıkları ana bakarlar.
Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir; adımlarını dikkatle atar, olabilecekleri tartar ve insana kendini korumasını hatırlatır. Aşk ise aynı mesafeyi gözetmez. Bazen bütün hesapları bir kenara bırakıp insanı kendini bırakmaya çağırır.
Akıl, belirsizlik karşısında güvenli olanı arar. Önce düşünmek, ölçmek ve ihtimalleri değerlendirmek ister. Bu temkin, insanın sınırlarını korumasına yardımcı olabilir. Aşkın çağrısıysa çoğu zaman daha cesurdur: “Bırak kendini, ko gitsin.” Bu iki sesin farklı yönlere çekmesi, akıl ve aşk arasındaki farkı görünür kılar.
Bu fark, birinin doğru, diğerinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Akıl insanı sakınmaya çağırırken aşk, duygularını inkâr etmeden yaşamasını ister. Biri sağlam zemini arar; diğeri o zeminden bilinmeyene doğru adım atabilir. Aklın kimyası ile aşkın kimyası arasındaki gerilim de burada başlar: İnsan hem kendini korumak hem de içinden gelen duygunun peşinden gitmek ister.
Şems-i Tebriz’e atfedilen sözlerde aşkın kolayca incinebilen, kendini yıpratan tarafı öne çıkar: “Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer.” Aşkı yaşamak her zaman rahatlık ve güven duygusu getirmez. Özlem, bekleyiş ve kırılganlık da bu deneyimin içinde yer alabilir.
Ancak bu anlatımda harap düşmek yalnızca kayıp anlamına gelmez. Sözün devamındaki benzetme, yıkıntıların arasında hazineler ve defineler bulunabileceğini söyler. “Ne varsa harap bir kalpte var!” ifadesi, insanın incindiği yerde de derinlik, anlayış ve yeni bir anlam bulabileceğini düşündürür. Bu, acıyı yüceltmek değil; kalbin yaşadıklarının izini taşıdığını hatırlamaktır.
Aşkın kimyası bu nedenle yalnızca kavuşma ya da mutlulukla açıklanamaz. İnsan, sevdiği şey karşısında kendi korkularını ve beklentilerini de fark eder. Bazen duyguların yoğunluğu onu yorsa da, bu süreç kendini ve neye değer verdiğini düşünmesine alan açabilir.
Bu sözlerde sabır, hiçbir şey yapmadan beklemek olarak anlatılmaz. Sabretmek, ileriye bakabilmek; bugünün güçlüğü içinde gelecekte belirebilecek ihtimalleri de görebilmektir. Dikene bakarken gülü, geceye bakarken gündüzü tahayyül etmek, umudu bütünüyle kaybetmemeye işaret eder.
Aşk ve sabır ilişkisi, her isteğin mutlaka gerçekleşeceği beklentisine dayanmaz. Daha çok, zamanın ve değişimin hemen yönetilemeyeceğini kabul etmekle ilgilidir. Bekleyiş sırasında insan duygularını tanımayı, aceleyle karar vermemeyi ve belirsizliğe dayanmayı öğrenebilir. Sabır burada edilgenlik değil; yaşanan ana bakarken daha geniş bir zamanı hesaba katabilmektir.
Metindeki “Allah aşıkları” ifadesi de sabrı tatlı tatlı özümsemek benzetmesiyle anlatır. Bu anlatımda sabır, yalnızca katlanılan bir yük değil, zamanla hazmedilen bir iç hâlidir. Gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zamana ihtiyaç duyması gibi, bazı süreçler de hemen tamamlanmaz. Bu benzetme, sonucu zorlamadan zamana yer açmayı hatırlatır.
Akıl ve aşk, insanın içinde karşı karşıya gelen iki ayrı ses gibi duyulabilir: biri temkinli olmayı, diğeri kendini bırakmayı söyler. Bu sözlerin sunduğu düşünce, bu seslerden birini susturmaktan çok, aşkın kırılganlığını ve sabrın gerektirdiği bakışı birlikte görmektir. Duyguların hızına kapılmadan onları anlamak da, her şeyi kontrol etmeye çalışmadan bekleyebilmek de bu yolculuğun parçalarıdır.
Hilalden dolunaya uzanan zaman, sabrın özünü sade bir görüntüyle anlatır. Kalp bazen yıpranır, bazen bekler; yine de yaşadıklarının içinden yeni bir anlam çıkarabilir. Aklın ve aşkın farklı sesleri arasında, insanın kendi hakikatine yaklaşması için zamana ihtiyaç vardır.
Şems-i Tebriz
İç barış, her an mutlu olmak ya da hiçbir zorluk yaşamamak anlamına gelmez. Daha çok, düşüncelerimize ve çevremizde olup bitenlere yaklaşımımızda beliren değişimlerle fark edilir. Eski deneyimlerden beslenen korkuların etkisi hafifledikçe, yargılama ve çatışma isteği azalabilir; şükran, bağlantı ve sevgi duyguları daha görünür hâle gelebilir.
Aşağıdaki iç barışın belirtileri, kesin bir ölçüt ya da herkes için aynı şekilde işleyen bir kontrol listesi değildir. Kişinin kendinde gözlemleyebileceği eğilimleri anlatır. İç huzurun belirtileri zaman zaman ortaya çıkabilir; önemli olan, bu değişimleri fark edip kendimize karşı açık olabilmektir.
Eski deneyimlerden kalan korkular, bugün yaşanan bir durumu geçmişin izleriyle değerlendirmemize yol açabilir. İç barışın işaretlerinden biri, düşünce ve davranışların yalnızca bu korkuların yönlendirmesiyle oluşmamasıdır. Kişi, her olasılığı kaygıyla tartmak yerine o anı daha doğrudan karşılayabilir. Buradaki kendiliğindenlik, düşünmeden hareket etmek değil; eski korkuların otomatik tepkilerine daha az bağlı kalmaktır.
Günün her anının kusursuz ya da neşeli olması gerekmez. Bununla birlikte, uyanık geçirilen zamanın kuşkulara tamamen teslim olmadan yaşanabilmesi önemli bir değişimdir. Kişi, zihninde sürekli şüphe üretmek yerine bulunduğu ana daha fazla dikkat verebilir ve gündelik yaşamın içindeki neşeyi fark etmeye daha açık olabilir. Bu, yaşananları inkâr etmek değil, kuşkunun bütün dikkati ele geçirmesine izin vermemektir.
Başkalarının ne düşündüğünü ya da neden öyle davrandığını sürekli çözmeye çalışmak, dikkati kolayca onların üzerinde tutabilir. İçsel huzurun işaretleri arasında, bu yorumlama ve yargılama ihtiyacının hafiflemesi bulunur. Kişi, her davranışa hemen bir anlam yüklemek zorunda olmadığını fark edebilir. Böylece ilişkilerde daha az varsayım ve daha fazla açıklık için alan oluşur.
Her anlaşmazlığı sürdürmek, karşılık vermek ya da haklı çıkmak için çabalamak zorunda hissetmemek de bir değişim göstergesidir. Çatışmaya ilginin azalması, sorunları görmezden gelmek veya kendi düşüncelerinden vazgeçmek anlamına gelmez. Daha çok, gerilimi büyütmenin her durumda gerekli olmadığını görebilmek ve enerjiyi sürekli çekişmeye yöneltmemektir.
Kaygılanma ve vesvese yetisinin azalması, bu belirtiler arasında özellikle dikkat çekici bir yer tutar. Zihnin aynı ihtimaller üzerinde tekrar tekrar dönmesi hafiflediğinde, kişi dikkatini bulunduğu ana ve elindeki işe daha rahat verebilir. Bu değişimi fark etmek değerlidir; ancak kaygının yoğunluğu kişiden kişiye değişebilir. Buradaki ifade, kendini suçlamak ya da bir anda tüm endişelerden kurtulmayı beklemek için değil, gözlemlenebilecek bir eğilimi anlatmak içindir.
Karşı konulmaz bir şükran duygusuyla sık sık dolmak, iç barışın duygusal işaretlerinden biridir. Bu duygu, her şeyin yolunda olduğunu iddia etmek zorunda değildir. Kişi, yaşamındaki küçük ya da büyük değerleri fark ettiğinde minnettarlık hissi kendiliğinden ortaya çıkabilir. Şükran, dikkati yalnızca eksik olana değil, mevcut olana da çevirmeye yardımcı olur.
Doğayla ve başkalarıyla bağlantı içinde olmaktan duyulan doyumluluk, kişinin kendini çevresinden bütünüyle ayrı hissetmediğini gösteren bir deneyim olabilir. Burada büyük ya da özel bir olayın yaşanması gerekmez. Birlikte vakit geçirmek, çevreyi fark etmek veya doğanın içinde bulunmak, bağlantı hissini besleyebilir. Bu doyum, kişinin dikkatini ilişkilerinde ve çevresinde zaten bulunan olana yöneltir.
Her şeyi baskı ve zorlamayla gerçekleştirmeye çalışmak yerine, olayların kendi akışı içinde dönüşmesine izin verme eğilimi de iç huzurla ilişkilendirilen işaretlerdendir. Bu yaklaşım, hiçbir şey yapmadan beklemek anlamına gelmez. Kişi çabasını sürdürürken, her sonucu kontrol edemeyeceğini de kabul edebilir. Böylece değişime alan açmak, sürekli zorlamanın önüne geçebilir.
Başkalarından yayılan sevgiyi algılamaya duyarlılığın artması ve bu sevgiye dolaysızca sevgiyle karşılık verebilmek, ilişkilerde açıklığın bir başka ifadesidir. Kişi, yakın çevresinden gelen ilgiyi fark etmeye ve karşılık verirken kendini daha az tutmaya başlayabilir. Bu, her ilişkide aynı yakınlığın kurulacağı anlamına gelmez; sevgiye açık olma ve onu ifade edebilme hazırlığını anlatır.
Bu işaretler birlikte ya da farklı zamanlarda ortaya çıkabilir. Kimi zaman kuşku ve kaygının hafiflemesi, kimi zaman şükran, bağlantı veya sevgiye açıklık daha belirgin olur. İç barışın belirtilerini fark etmek, kendimizden sürekli iyi hissetmemizi beklemek değil; düşüncelerimizde ve ilişkilerimizde oluşan küçük değişimleri dikkatle görebilmektir.
Bir çiftçi sabah uyandığında gözlerine inanamaz; tavuk sürülerinin telef olduğunu görmüştür. Geçimini ve emeğini etkileyen bu kayıp karşısında ne yapacağını düşünür. Çözüm bulmak için pazara gidip yeni bir tavuk sürüsü almaya karar verir ve arabasıyla yola koyulur. Pazara ulaşabilmesi için vapurla karşıya geçmesi gerekmektedir.
Ne var ki çiftçi vapuru kıl payı kaçırır. Pazara gitme işini başka bir güne bırakıp geri dönmeye karar verir. O sırada yolunun önünden büyük bir tavuk sürüsü geçer. Sürüyü takip ettiğinde tavukların tellerden geçerek bir kümese girdiğini görür. Belki de aradığı fırsat, tam da planı yolunda gitmediği için karşısına çıkmıştır.
Küçük şeyleri dert etmemek, hayatın her zaman istediğimiz gibi ilerleyeceği anlamına gelmez. Daha çok, enerjimizi değiştiremeyeceğimiz ayrıntılara kaptırmadan günün içindeki güzellikleri fark etmeye çalışmaktır. Aşağıdaki hatırlatmalar; sabır, kabullenme, iyilik ve sevgiyle daha sakin bir yaşam sürmek için küçük adımlar sunuyor.
Hayatı olduğu gibi kabul etmek, her durumu beğenmek ya da hiçbir şeyi değiştirmeye çalışmamak değildir. Gerçeği görüp elimizde olanlara yönelmek, olmayanlar için kendimizi tüketmemek demektir. Hayatı kafaya takmamak ve daha mutlu bir hayat için tavsiyeler aramak da çoğu zaman bu bakış açısıyla başlar:
Bu öneriler, her şeyi kontrol edemeyeceğimizi ve her isteğin gerçekleşmeyeceğini hatırlatır. Hayatı kafaya takmamak için ne yapmalı diye düşündüğünüzde, önce değiştiremeyeceğiniz durumu kabul edip dikkatinizi bugün yapabileceklerinize çevirebilirsiniz.
Bazen küçük bir söz ya da fikir ayrılığı, üzerinde uzun süre durduğumuzda olduğundan daha büyük bir meseleye dönüşebilir. Tepki vermeden önce durmak, dinlemek ve başka bir bakış açısını değerlendirmek bu nedenle önemlidir. Sabır da bir anda kazanılan değil, gündelik tutumlarla geliştirilen bir alışkanlıktır.
Bir konuşmada hemen cevap vermek yerine karşı tarafı sonuna kadar dinlemek, anlaşmazlığı büyütmeden düşünmeye alan açar. Bu, her konuda başkalarının haklı olduğunu varsaymak değil; kendi düşüncemizi de gözden geçirebilmektir.
Daha sakin bir hayat yalnızca sorunları azaltmakla değil, dikkatimizi değer verdiğimiz şeylere çevirmekle de ilgilidir. Gündelik iyilikleri ve sahip olduklarımızı fark etmek, yaşamın olağan anlarına başka bir gözle bakmamıza yardımcı olabilir.
İyiliği gösteriş için değil, içtenlikle yapmak; minnettarlığa zaman ayırmak ve çevremizdekilere saygıyla yaklaşmak, günün sıradan görünen anlarını anlamlı kılabilir. Küçük şeyleri dert etmemek de çoğu zaman bu anları fark edebilmekle başlar.
Olumlu ya da olumsuz düşünceler, üzerinde durdukça büyüyebilir; kartopu gibi ileride dağ gibi meseleler çıkarabilir. Bu yüzden her düşünceyi hemen gerçek kabul etmek yerine, ona biraz mesafe koymak ve dikkatimizi yeniden bulunduğumuz ana vermek yararlı bir hatırlatmadır.
Hayatı olduğu gibi kabul etmek, kusursuzluk beklentisini bırakmak ve başkalarına karşı daha anlayışlı davranmak bir günde tamamlanacak işler değildir. Bu önerilerden birini seçip günlük yaşamda uygulamayı deneyin. Ufak şeyleri büyütmeden, elimizdekileri fark ederek ve sevgiyi çoğaltarak daha huzurlu bir yaşama doğru ilerleyebiliriz.
En kolay hayır diyenlere bakın; çocuklar olduğunu göreceksiniz. Özellikle iki yaş civarındaki çocuklar, istemedikleri bir şey karşısında bu kelimeyi söylemekten çekinmez. Büyüdükçe ise başkalarını kırmamak, onları memnun etmek ya da olumsuz bir tepkiyle karşılaşmamak için hayır demek zorlaşabilir. Oysa her isteğe evet demek zorunda değilsiniz.
Hayır diyebilmek bir onur işidir. Herkesin cesaret edemediği, söylemekte zorlandığı bir kelimeyi gerektiğinde dile getirmektir. Hayır demek, karşınızdaki kişiye değer vermediğiniz anlamına gelmez; kendi sınırlarınızı ve kararlarınızı da dikkate aldığınızı gösterir. Bir isteği kabul etmemekle o kişiyi önemsememek aynı şey değildir.
Bir talep karşısında hemen cevap vermeden önce kendinize birkaç soru sorun:
Bu sorular, kararınızı yalnızca başkasının beklentilerine göre değil, kendi isteğinizi ve koşullarınızı da hesaba katarak vermenize yardımcı olur. İnsanlara hayır diyebilmek, her talebi geri çevirmek değildir. Asıl mesele, neye evet dediğinizi bilinçli biçimde seçebilmektir.
Saygı görmeye, fikrinizi değiştirmeye ve hayır demeye hakkınız var. Bir şeye önce evet demiş olsanız bile, düşünceniz değiştiğinde kararınızı yeniden değerlendirebilirsiniz. Kendi kararlarınız üzerinde söz sahibisiniz; başkasının isteği, sizin sınırlarınızı yok saymanız gerektiği anlamına gelmez.
Sınırlarınızı koruduğunuzda karşınızdakinin vereceği tepkiye de hazırlıklı olun. Bazen kişi düşmanca davranabilir; sizi utangaçlıkla ya da onu yönlendirmeye çalışmakla suçlayabilir. Böyle bir tepkiyle karşılaşmak rahatsız edici olabilir. Ancak karşınızdakinin davranışından veya tepkisinden siz sorumlu değilsiniz. Değer verdiğiniz birine yardım edebilirsiniz; yine de kendinizi onun ihtiyaçlarından ve seçimlerinden bütünüyle sorumlu hissetmek zorunda değilsiniz.
Hayır demeyi öğrenmek, ilişkiyi bitirmek ya da karşı tarafla tartışmak anlamına gelmez. Çoğu zaman yalnızca neye zamanınız, enerjiniz veya isteğiniz olduğunu açıkça belirtmektir. Kararınızı sakin bir dille ifade etmek, hem kendi sınırlarınızı görünür kılar hem de karşınızdakine net bir yanıt verir.
Ne istediğinizden emin değilseniz aceleyle karar vermek zorunda değilsiniz. Emin olmadığınız bir şeye hemen evet demek yerine düşünmek için zaman isteyin. Şu cümlelerden yararlanabilirsiniz:
Karşınızdakinden size saygı göstermesini ve karar vermeniz için zaman tanımasını istemek de hakkınızdır. Bu arada isteğin size uygun olup olmadığını, günlük sorumluluklarınızı ve ayırmanız gereken zamanı düşünebilirsiniz. Bir talebi hemen kabul etmemeniz, mutlaka olumsuz yanıt vereceğiniz anlamına gelmez; yalnızca kararınızı dikkatle vermek istediğinizi gösterir.
Hayır derken kendinizi sürekli özür dileyerek açıklamak zorunda değilsiniz. “Çok üzgünüm ama…” diye başlayan cümleler, kararınızdan emin olmadığınız izlenimini verebilir ve karşınızdaki kişiye suçluluk duygunuz üzerinden sizi ikna etme fırsatı tanıyabilir. Nazik olmakla kararlı olmak birbiriyle çelişmez.
Örneğin, “Teşekkür ederim, ancak bunu yapamayacağım” ya da “Bu kez katılamayacağım” diyebilirsiniz. Kısa ve anlaşılır bir yanıt çoğu zaman yeterlidir. Kararınızı uzun uzun savunmanız veya her defasında ayrıntılı bir açıklama yapmanız gerekmez. Açıklama yapmak istiyorsanız bunu kendi isteğinizle yapın; yalnızca karşı tarafın ısrarını durdurmak için kendinizi gerekçeler sıralamak zorunda hissetmeyin.
Hayır demeyi öğrenmek, istemediğiniz bir şeyi kabul edip sonrasında sıkıntı çekmek yerine seçiminizi açıkça ifade etmenizi sağlar. Kararınızı başkalarının beklentilerine göre değil, kendi koşullarınızı da gözeterek vermeniz stresin azalmasına yardımcı olabilir. Başlangıçta zorlanmanız, sınırlarınızı dile getiremeyeceğiniz anlamına gelmez; gerektiğinde kısa ve net bir yanıt vermeyi deneyebilirsiniz.
Hayır demenin önemi, yalnızca o anki isteği geri çevirmekten ibaret değildir. Kendi zamanınıza, enerjinize ve kararlarınıza sahip çıkmanın da bir yoludur. Etrafınızda hayır diyebilen insanlar varsa onları daha yakından tanımaya gayret edin. Çünkü onlar, zor anlarda kararlarının arkasında durabilen cesur insanlardır. Siz de kendi sınırlarınızı koruyarak hayır demeyi öğrenebilir, böylece neye gerçekten evet dediğinizi daha iyi seçebilirsiniz.
Kaliteli yaşam, yalnızca büyük hedeflere ulaşmakla değil, gündelik seçimlerimizle de şekillenir. Kendimize nasıl baktığımız, çevremizle nasıl ilişki kurduğumuz ve değişen koşullara nasıl yaklaştığımız bu yaşamın parçalarıdır. Aşağıdaki 38 kural; bedenimize özen göstermekten geçmişle barışmaya, sevdiklerimizle bağ kurmaktan şükretmeye uzanan bir hatırlatma listesi. Hepsini bir anda uygulamak zorunda değilsiniz; size anlamlı gelen bir adımdan başlayabilirsiniz. Mutlu yaşam için küçük ve düzenli seçimler de önemlidir.
1. Çok su için. Gün içinde su içmeyi hatırlamak, kendinize gösterdiğiniz temel özenin bir parçası olsun.
İnsan, hayata her zaman soyunuk olmalı; istediğini istediği biçimde giyinebilmek için… Her şekil güzel durmaz insanda. Bilmeli insan hayatın neresinde durduğunu; görebilmeli rengini, almalı kokusunu hayatın. İnsanın hası gibi, adam gibi yaşamalı.
Dolu olsa bile bardak, hep bir damla bırakabilmeli; taşırmadan bardağı. Eritmeli alttan, çünkü her yeni gelene yer açmak için… Hayatı dolu yaşamak, her şeyi tüketmek değil; yenisine, değişene ve gelene de yer bırakabilmektir.
İnsan biraz basit olmalı. Dediği anlaşılmalı, yaptığı konuşulmalı. Basit dediysem; sade, yalın, kendi gibi… Düşündüğü tanıdık, yaşadığı tanıdık olmalı. Yani biraz sen, biraz ben olabilmeli. Kendinin bile anlayamadığı metropollüklere girmeden, fikrini zikrinde görebilmeli.
İnsan kafa tutabilmeli. Kullanım süresini dolduran hayat değil de bizlersek, hakkını sapına kadar vermeli bu sürecin. Ezilmeden, büzülmeden… Zaman kapkaççılığı yapmadan, hüzün korsanlığına soyunmadan… Ne eksik ne fazla; tastamam.
Ya kadın gibi kadın, ya adam gibi adam… Ama önce insan. Yaşadığı hayatın kendisi, okuduğu her öykünün bir parçası olmalı. Öyle dolu yaşamalı ki her öyküden biraz nasibini almalı. İnsan darlığı da bilmeli, bolluğu da. Darlıkta daralmadan, bollukta şımarmadan…
Yalın, çıplak… Öyle bir hüküm sürmeli ki aleni, üstü açık, milletin gözüne soka soka; meydanlarda… Hayatın arka mahallelerinde kurmamalı egemenliğini. Ya da burjuva caddelerinde, kendinden geçmiş krallıklara kölelik yapmamalı. İnsan olmak, kendi yerini ve duruşunu bilmeyi de gerektirir.
İnsan her zaman biraz yalnız olmalı. Ama bilmeli yalnızlığında bile kalabalık olabilmeyi. Ya da onca kalabalığın arasında yalnız kalabilmeyi de sindirmeli; o sindirmelerde artırabilmeli hayatını. Her duruma hazırlamalı kendini, her konumun insanı olmalı.
Yakışmalı giydiği her elbise, takındığı her tavır. Hayat denilen sanatı iyi uygulamalı: Yazdığı okunur, çizdiği bakılır, oynadığı seyredilir olmalı. Her rolün adamı olmaktansa, önce oynadığı role sahip çıkmalı.
İnsan her vakit, her an yürekli olmalı. Öyle yürekli olmalı ki sevdalar yakışmalı ona; sevda o olmalı. Çiçeğe bakınca balı, sevgiliye bakınca aşkı görebilmeli. Öyle bir sevdalanmalı ki dibine vurmalı: Ağlamaksa ağlamak, gülmekse gülmek, özlemekse özlemek… Yanlışsa yermeyi, güzelse övmeyi bilerek.
“Sana ihtiyacım var,” diyebilmeli insan. İhtiyaç duyulduğunda aranılanlar listesine girebilmeli. Mükemmel değil, kendi gibi gelebilmeli. Konuşurken korkmadan, dokunurken ürkmeden; hatta yanında mahcubiyet bilmeden saçmalayabilmeli. Biraz senden olmalı, biraz ondan…
Sevdalı olmalı işte, ötesi ne… Biraz yanık, biraz tutuk, biraz uçuk… Alışkanlık yapacak kadar sen; her an gidecekmiş gibi yabancı… Ama yine de öyle sevdalanmalı ki insan, sevdası kimliğine yapışmalı. Ve haykırabilmeli tüm dünyaya: “Seviyorum ulan!”
Yürekli Olmalı İnsan yazısı, insanın kendini saklamadan yaşayabilmesine ve sevdasını korkusuzca taşımasına sesleniyor. Çünkü yürekli olmak, yalnızca güçlü görünmek değil; duygularını da olduğu gibi yaşayabilmek.
Bütün olumsuz taraflarıma rağmen genelde budur ben… Öfkelerini, sevinçlerini, sevdalarını, acılarını nasıl yaşanması gerekiyorsa yaşayan… Biraz deli, biraz çılgın ama sevgili, eş, anne ve evlat yanı ağır basan… Ve dost… Olmazsa olmazlardan… Kısaca biraz insan…
Bazen olmaz… Hayat istediğini sunmaz, sunsa da uymaz. Ya zaman yanlıştır, ya mekân; belki de insan. Ne kadar istesen, gönlünü isteğinin yoluna düşürsen de bazen olmaz. Hayatın istediklerini vermemesi, insanın içinde iki damla yaş bırakabilir. Ama o yaşların arkasında ruhunun her kayıpta kazandıklarını sakın ha hafife alma.
Hayat her zaman istediğimiz gibi akmaz. Çok çalışır, çabalarsınız ama aldığınız puan istediğiniz okula yetmez. Uzun zamandır beklediğiniz, emek verdiğiniz bir iş vardır; görüşme tarihi size uymaz. Canınız kadar sevdiğiniz dostunuz zaman içinde başka yollara sapar ve onun yolu sizin yolunuzla artık örtüşmez. Aşıksınızdır; onu görünce eliniz ayağınıza karışır, bir gülüşü içinizi yakar. Ama ne yazık ki zaman ayrılığı çalar.
“Geçmişi düşünmeden, anı değerlendiren, geleceği de kazanır.”
Kendimizi iyi hissetmemiz, büyük ölçüde içinde bulunduğumuz anı ne kadar yaşayabildiğimize bağlıdır. Bir gün ya da bir yıl önce neler olduğu, yarın neler olabileceği kadar, şu anda nerede ve nasıl olduğumuz da önemlidir. Çünkü var olduğumuz yer, her zaman içinde bulunduğumuz andır.
Bu, geçmişi tümüyle unutmak ya da geleceğe dair hiçbir plan yapmamak anlamına gelmez. Ancak geçmişte yaşananları ve geleceğe ilişkin ihtimalleri sürekli zihnimizde taşımak, bugünü fark etmemizi zorlaştırabilir. Şimdiki ana odaklanmak, dikkatimizi kontrol edebildiğimiz zamana geri getirmenin bir yoludur.
Çoğumuz birçok şeyi aynı anda dert etme konusunda ustalaşmışızdır. Geçmişteki sorunlar ve geleceğe yönelik endişeler yaşadığımız ana hükmettikçe, kaygı ve ümitsizlik içinde kalabiliriz. Böyle zamanlarda hayattan zevk almayı, önceliklerimizi ve mutluluğumuzu ileri bir tarihe erteler; gelecekte “bir gün” her şeyin bugünden daha iyi olacağına inanırız.
Ne var ki, geleceğe bakmamızı söyleyen bu düşünce biçimi kendini tekrar eder ve o “bir gün” bir türlü gelmez. Biz başka planlar yapmakla meşgulken çocuklarımız büyür, sevdiğimiz insanlar bizden uzağa taşınır; kimi hayatını kaybeder. Bedenimiz değişir, hayallerimiz de zamanla uzaklaşabilir. Kısacası, sürekli başka bir zamanı beklerken hayatı ıskalayabiliriz.
Çoğu insan hayatını, gelecekte giyeceği bir elbisenin provasıymış gibi yaşar. Oysa yarın burada olacağımızın güvencesi yoktur. Sahip olduğumuz ve kontrol edebildiğimiz tek zaman, içinde bulunduğumuz andır. Bu nedenle anı yaşamak, sadece güzel zamanların tadını çıkarmak değil; bugün yapabileceklerimize, yanımızda bulunan insanlara ve şu anda yaşananlara dikkat vermektir.
Aklımızı yaşadığımız ana verebildiğimizde, gelecekle ilgili korkuların bizi yönetmesine daha az alan açarız. İleride parasız kalabileceğimizi, çocuklarımızın başının derde girebileceğini, yaşlanacağımızı ve öleceğimizi düşünerek duyduğumuz endişeler, henüz yaşanmamış ihtimallerle ilgilidir. Bu ihtimalleri düşünmek bugünkü zamanı da kaygıyla dolduruyorsa, dikkatimizi yeniden şu ana çevirmek yardımcı olabilir.
Gelecek kaygısından kurtulmak için en iyi yol, dikkati tekrar şimdiki zamana döndürmektir. Kendinize bulunduğunuz yeri, şu anda yaptığınız işi ve dikkatinizi verebileceğiniz şeyi hatırlatın. Zihniniz geçmişteki bir soruna ya da henüz gelmemiş bir güne yöneldiğinde, onu yargılamadan bugüne geri getirmeye çalışın.
Geçmişi ve geleceği düşünmeden yaşamak her zaman mümkün olmayabilir; önemli olan, bu düşüncelerin bugünün tamamını ele geçirmesine izin vermemektir. Geçmişten ders alabilir, gelecek için plan yapabiliriz. Ardından dikkatimizi yeniden yaşadığımız ana çevirebiliriz. Anı yaşayarak mutlu olmak, hayatın tüm sorunlarının ortadan kalkması değil; elimizde olan zamanı fark ederek değerlendirmektir.
Bundan böyle dikkatinizi bulunduğunuz yere ve o ana vermeye çalışın. Gayretinizin karşılığını fazlasıyla alacaksınız.
Dr. Richard Carlson
Bana gelip aşktan korktuğunu söyleyen insanların çokluğu beni her zaman şaşırtmıştır. Aşk korkusu nedir? Osho’nun yaklaşımında bu korkunun ardında, birini gerçekten sevdiğinde egonun eriyip kaybolmaya başlaması vardır. Ego ile birlikte sevemezsin; çünkü araya bir engel koyar. Sen kendinle diğer kişi arasındaki bu engeli kaldırmak istediğinde ego, “Bunun sonu ölüm olacak, dikkat et!” der.
Bu anlatımda egonun ölümü, senin ölümün değildir; aksine, yaşam olasılığının önünü açar. Ego, insanın etrafında biriken ve zamanla kabuk hâline gelen şeylere benzetilir. Bir seyyahın elbiselerine ve bedenine yol boyunca tozların yapışması gibi, biz de yaşadığımız deneyimlerin, edindiğimiz bilginin ve geçmişin izlerini taşırız. Bu toz birikir; fark edilip bırakılmadığında koruyucu bir kabuğa dönüşebilir.
“Ölüyorum…” başlıklı bu yaşam şiiri, insanın geçmişe dönüp baktığında neleri farklı yapmak isteyebileceğini anlatıyor. Daha çok hata yapmak, daha az kaygılanmak ve yaşanan anların kıymetini bilmek, dizelerin öne çıkan düşünceleri arasında.
Eğer yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar.
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim birçok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatıp atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85’indeyim ve biliyorum…
Bu yeniden başlayabilseydim şiiri, kusursuz olmaya çalışmak yerine hayatın içindeki küçük sevinçlere yer açmayı hatırlatıyor. Hayat üzerine şiirler arasında, anı yaşama ve hayatı dolu dolu yaşama isteğini yalın dizelerle dile getiren bir şiir olarak okunabilir.
Regresyon Uygulaması Ses Kaydı- Geçmişte Yaşanan Olumsuz Duyguları Dönüştürmek.
Bilinçaltı Kayıtlarını Değiştirme: İçsel Temizlik Deneyimim
Bilinçaltını Anlamak: İnançlar, Olumlamalar ve İçsel Dönüşüm
Zayıflama Telkini ve Ses Kaydı
Ho’oponopono Yöntemi Nedir? Nasıl Uygulanır?
40 Günlük Bereket ve Zenginlik Planı
Zihin Filtreni Kontrol Et, Algıların değişsin.
İlişkilerde Çekim Yasası: Eski Sevgiliyi Geri İstemek ve Bilinçaltı Korkuları
Kendine Güven Telkini: Metin ve Ses Kaydı
İstediğim Kişiyi Hayatıma Çekebilir miyim?





