Images

Yürekli Olmalı İnsan

yürekli olmak

Hayata kendin olarak katıl

İnsan, hayata her zaman soyunuk olmalı; istediğini istediği biçimde giyinebilmek için… Her şekil güzel durmaz insanda. Bilmeli insan hayatın neresinde durduğunu; görebilmeli rengini, almalı kokusunu hayatın. İnsanın hası gibi, adam gibi yaşamalı.

Dolu olsa bile bardak, hep bir damla bırakabilmeli; taşırmadan bardağı. Eritmeli alttan, çünkü her yeni gelene yer açmak için… Hayatı dolu yaşamak, her şeyi tüketmek değil; yenisine, değişene ve gelene de yer bırakabilmektir.

İnsan biraz basit olmalı. Dediği anlaşılmalı, yaptığı konuşulmalı. Basit dediysem; sade, yalın, kendi gibi… Düşündüğü tanıdık, yaşadığı tanıdık olmalı. Yani biraz sen, biraz ben olabilmeli. Kendinin bile anlayamadığı metropollüklere girmeden, fikrini zikrinde görebilmeli.

Hayatın hakkını vermek

İnsan kafa tutabilmeli. Kullanım süresini dolduran hayat değil de bizlersek, hakkını sapına kadar vermeli bu sürecin. Ezilmeden, büzülmeden… Zaman kapkaççılığı yapmadan, hüzün korsanlığına soyunmadan… Ne eksik ne fazla; tastamam.

Ya kadın gibi kadın, ya adam gibi adam… Ama önce insan. Yaşadığı hayatın kendisi, okuduğu her öykünün bir parçası olmalı. Öyle dolu yaşamalı ki her öyküden biraz nasibini almalı. İnsan darlığı da bilmeli, bolluğu da. Darlıkta daralmadan, bollukta şımarmadan…

Yalın, çıplak… Öyle bir hüküm sürmeli ki aleni, üstü açık, milletin gözüne soka soka; meydanlarda… Hayatın arka mahallelerinde kurmamalı egemenliğini. Ya da burjuva caddelerinde, kendinden geçmiş krallıklara kölelik yapmamalı. İnsan olmak, kendi yerini ve duruşunu bilmeyi de gerektirir.

Yalnızlıkta da kalabalık olabilmek

İnsan her zaman biraz yalnız olmalı. Ama bilmeli yalnızlığında bile kalabalık olabilmeyi. Ya da onca kalabalığın arasında yalnız kalabilmeyi de sindirmeli; o sindirmelerde artırabilmeli hayatını. Her duruma hazırlamalı kendini, her konumun insanı olmalı.

Yakışmalı giydiği her elbise, takındığı her tavır. Hayat denilen sanatı iyi uygulamalı: Yazdığı okunur, çizdiği bakılır, oynadığı seyredilir olmalı. Her rolün adamı olmaktansa, önce oynadığı role sahip çıkmalı.

Yürekli olmak, sevdalı olmak

İnsan her vakit, her an yürekli olmalı. Öyle yürekli olmalı ki sevdalar yakışmalı ona; sevda o olmalı. Çiçeğe bakınca balı, sevgiliye bakınca aşkı görebilmeli. Öyle bir sevdalanmalı ki dibine vurmalı: Ağlamaksa ağlamak, gülmekse gülmek, özlemekse özlemek… Yanlışsa yermeyi, güzelse övmeyi bilerek.

“Sana ihtiyacım var,” diyebilmeli insan. İhtiyaç duyulduğunda aranılanlar listesine girebilmeli. Mükemmel değil, kendi gibi gelebilmeli. Konuşurken korkmadan, dokunurken ürkmeden; hatta yanında mahcubiyet bilmeden saçmalayabilmeli. Biraz senden olmalı, biraz ondan…

Sevdalı olmalı işte, ötesi ne… Biraz yanık, biraz tutuk, biraz uçuk… Alışkanlık yapacak kadar sen; her an gidecekmiş gibi yabancı… Ama yine de öyle sevdalanmalı ki insan, sevdası kimliğine yapışmalı. Ve haykırabilmeli tüm dünyaya: “Seviyorum ulan!”

Yürekli Olmalı İnsan yazısı, insanın kendini saklamadan yaşayabilmesine ve sevdasını korkusuzca taşımasına sesleniyor. Çünkü yürekli olmak, yalnızca güçlü görünmek değil; duygularını da olduğu gibi yaşayabilmek.

Kısaca biraz insan

Bütün olumsuz taraflarıma rağmen genelde budur ben… Öfkelerini, sevinçlerini, sevdalarını, acılarını nasıl yaşanması gerekiyorsa yaşayan… Biraz deli, biraz çılgın ama sevgili, eş, anne ve evlat yanı ağır basan… Ve dost… Olmazsa olmazlardan… Kısaca biraz insan…

Images

24 Altın Para: Zamanın Değerini Bilmek

24 altın para ve zamanın değerini anlatan görsel

Yeni tanıştığım bir arkadaşımın yaşamak için altı aylık ömrü kalmıştı. Buna rağmen hayata bakış açısı henüz yeni şekillenmeye başlamış gibiydi. İnanılmaz pozitif düşünen, hayata olumlu bakan biriydi. Hayatında bu kadar kısa bir zaman kaldığı hâlde nasıl bu kadar pozitif olabildiğini sordum. Düşüncelerini bana şöyle anlattı:

“Her gün uyandığımda 24 tane altın param olduğuna inanırım. Günün her saati için bir altın param vardır. Bu paraların bir kısmını yemek yemek, uyumak, ailemle vakit geçirmek ve günlük sorumluluklarımı yerine getirmek için kullanmalıyım.

Ben bu paraların bir kısmını kendi eğlencem ve başkalarına yardım etmek için kullanmayı seçtim. Eğer hayatımda bir şeyleri ertelediysem bir miktar param kalıyor; ancak bunları büyük bir titizlikle harcamalıyım. Her güne sadece 24 altınla başlayabiliyorum, fazla değil. Bu yüzden onları dikkatlice harcamalıyım.”

24 altın para hikâyesinin verdiği ders

Ne kadar değerli bir hayat dersidir bu! Çok telaşlı, koşturmacalı hayatlar yaşıyoruz. Gün içinde yapmamız gerekenler bitmiyor; bazen kendimize, sevdiklerimize ya da uzun zamandır aklımızda olan işlere ayıracağımız zamanı sürekli erteliyoruz. Oysa bir günün süresi sınırlı ve harcanan zaman geri gelmiyor. 24 altın para hikâyesi, zamanın değerini bilmek ve onu bilinçli kullanmak için akılda kalıcı bir hatırlatma sunuyor.

Zaman yönetimi, her saati işlerle doldurmak ya da kendimize hiç mola vermemek demek değildir. Önemli olan, gün içinde hangi şeylere öncelik verdiğimizi fark etmek ve zamanı değer verdiğimiz insanlara, sorumluluklarımıza ve amaçlarımıza göre kullanmaktır. Yemek, uyku, aileyle geçirilen vakit ve günlük işler de bu 24 saatin doğal parçalarıdır. Bunların yanında dinlenmeye, keyif aldığımız şeylere ve başkalarına destek olmaya da yer açabiliriz.

Dünyada doğru şeyleri yapmak için her zaman kendiliğinden “doğru bir zaman” çıkmayabilir. Bu yüzden yalnızca uygun koşulları bekleyerek ertelemek yerine, bugün elimizde olan zamanı nasıl değerlendirebileceğimizi düşünmeliyiz. Hem kendimiz hem de gelecek nesil çocuklarımız için gün içinde sahip olduğumuz altınları bilgece ve dikkatle harcamayı öğrenmek önemlidir.

Zamanı verimli kullanmak için küçük öneriler

Günlük zamanı doğru kullanma konusunda büyük değişiklikler yapmak zorunda değilsiniz. Küçük ama anlamlı seçimlerle başlayabilirsiniz:

  • Yardıma ihtiyacı olan birine, isteğini dile getirmesini beklemeden destek olun.
  • Yeni bir kitaba ya da aklınızdaki projeye bugün başlayın. İlk adımın küçük olması da yeterlidir.
  • Kendinize veya ödevlerinize ayırdığınız zamana fazladan otuz dakika ekleyin.
  • Ailenizle ve arkadaşlarınızla geçirdiğiniz zamanı, başka işlerin arasına sıkıştırmadan değerlendirin.

Bu öneriler, günün her anını kusursuz planlamak için değil; neye zaman ayırdığınızı daha bilinçli seçmek için. Zamanı verimli kullanma, bazen bir işi hemen başlatmak, bazen de önemli bulduğunuz insanlara dikkatinizi vermektir.

Günün sonunda kendinize sorun

Bir an durup şu sorular üzerinde düşünün:

  • Dün sahip olduğunuz 24 altın parayı, yani zamanınızı, nasıl harcadınız? Peki bugün nasıl değerlendirdiniz?
  • Ailenizle ya da arkadaşlarınızla, yalnızca bir gün için sahip olduğunuz 24 saati en iyi şekilde kullanma üzerine fikir alışverişinde bulundunuz mu?
  • Ertelediğiniz hangi küçük adımı bugün atabilirsiniz?

Gününüzü değerlendirmek, kendinizi yargılamak için değil, yarın neyi farklı yapabileceğinizi görmek içindir. Her sabah yeni 24 altınla başlıyoruz; onları neye ayıracağımıza karar verme fırsatımız var.

Şunu hiçbir zaman unutmayın: Doğru şeyleri yapmak için doğru zamandasınız.

Kaynak: selfgrowth

Images

Endişe Sizi Yavaşlatır ve Enerjinizi Düşürür

endişe

Endişe, insanı yavaşlatır ve enerjisini düşürür. Zihnimiz kuşkularla meşgul olduğunda, dikkatimizi isteklerimizden ve önümüzdeki adımlardan uzaklaştırabilir. Bu yazının temel düşüncesi, yürekte sevgiye, umuda, neşeye ve güvene yer açmanın enerji bedenini besleyen bir yaklaşım olduğudur.

Endişenin enerjiye etkisi

“Endişe enerjiyi düşürür mü?” sorusuna bu yaklaşımın yanıtı evettir: Kuşku ve kaygıyla dolu bir iç hâlin insanı yavaşlattığı, ilerleyişini zorlaştırdığı düşünülür. Endişeyi bütünüyle yok saymak yerine, onun yüreğinizde kapladığı yeri fark edin. Ardından dikkatinizi sevgiye, umuda ve neşeye çevirmeyi deneyin.

Enerji bedeni, burada kişinin içsel hâlini ve taşıdığı enerjiyi anlatan bir kavram olarak ele alınıyor. Sevgiyle beslenen, güvenini koruyan ve neşeye alan açan bir enerji bedeninin zaman içinde gelişip genişlediğine inanılıyor. Bu, kuşkuya ve endişeye kapılmadan kendi duruşunuzu korumanız için bir hatırlatmadır.

Enerji bedenini güçlendirme yolları

Enerji bedenini güçlendirme yolları bu anlatımda karmaşık uygulamalardan çok, günlük hayatta besleyebileceğiniz duygularla ilişkilidir. Yüreğinizdeki sevgiyi beslemek, onu çevrenize yaymak; umutlu, neşeli ve güvenli bir duruşu korumak bu yolların başında gelir. Bunları bir anda başarılması gereken bir görev gibi değil, tekrar tekrar dönülebilecek niyetler olarak düşünebilirsiniz.

  • İçinizdeki sevgiyi fark edin ve onu paylaşmaya açık olun.
  • Umut ve neşeye yer vererek güven duygunuzu koruyun.
  • Bir isteğinizi düşünürken kuşku ve endişenin dikkatinizi dağıtmasına izin vermemeye çalışın.
  • Niyetinizi saf ve temiz tutun; dilediğiniz şeyi sevgiyle isteyin ve gelişmeleri izleyin.

Bu maddeler, yazının özündeki düşünceyi gündelik dile taşır: İç dünyanızda hangi duyguları büyüttüğünüz, kendinizi nasıl hissettiğinizi ve hedeflerinize nasıl yöneldiğinizi etkileyebilir. Endişenin ağırlığını azaltmak, yerini hemen kusursuz bir güvene bırakmak zorunda değildir. Önemli olan, sevgi ve neşe gibi besleyici duygulara yeniden dönmeyi seçebilmektir.

İsteklerinize kuşku duymadan yönelin

İsteklerinizi gerçekleştirmek ve başarmak için saf, temiz niyetlerle dilemek ve ardından süreci izlemek gerektiği vurgulanıyor. Buradaki çağrı, her dileğin mutlaka gerçekleşeceğine dair bir garanti değil; niyetinizi kuşku ve endişeyle zayıflatmadan, sevgiyle sahiplenmenizdir. Dikkatinizi sürekli korkulara vermek yerine ne istediğinizi hatırlayın ve ona uygun biçimde ilerleyin.

Bu yaklaşımda sevgi, yalnızca hissedilen bir duygu değil, enerji bedenini genişletmenin ve içsel duruşu güçlendirmenin yolu olarak görülür. Neşe içinde kalmak ve güveni korumak, geçeceğiniz kapılardan daha kolaylıkla, zarafetle ve incelikle akıp gidebilmenize yardımcı olabilir.

Sevgi ve neşeye dönün

Endişe ve kuşkuya yer açmadan, yüreğinizdeki sevgiyi beslemeyi ve yaymayı hatırlayın. Enerji bedeninizi büyütmenin yolu bu anlatımda daima sevgide ve neşede kalmaktan geçiyor. İçinizde umut ve güveni korudukça, kendinizi daha açık ve dengeli bir duruşa davet edebilirsiniz.

Images

Kozadan Kelebeğe

zorluklarla mücadele

Bir çocuk, sekropia denilen bir tür güvenin kozalarını topluyordu. Bahar geldiğinde güvelerin kozalardan çıkışını hayret ve ilgiyle seyrediyordu. Ancak bu çıkış sırasında verdikleri mücadele, çırpınışları ve harcadıkları çaba onda bir acıma duygusu uyandırıyordu. Onların işini kolaylaştırmak, bu zahmetten kurtarmak istiyordu.

Bir gün babası, kozadan çıkmakta zorlanan güvelerden birinin ipeğini makasla kesti. Böylece böceğin dışarı çıkmasını kolaylaştırdığını düşündü. Fakat sonuç beklediği gibi olmadı: Güve, çok geçmeden öldü. Çocuğun gördüğü bu olay, ona zorluğun ve çabanın anlamı üzerine unutamayacağı bir hayat dersi verdi.

Kozadan çıkışın ardındaki hayat dersi

Baba, oğluna güvenin kozasından çıkarken sarf ettiği gayretin önemli olduğunu anlattı. Hikâyedeki açıklamaya göre böcek, bu çırpınışlar sayesinde vücudundaki zehri dışarı atıyor; aynı zamanda ileride ihtiyaç duyacağı kaslarını güçlendiriyordu. Kozayı keserek yolu kısaltmak, görünüşte yardım gibi dursa da böceğin bu süreçten geçmesini engellemişti.

Kelebeğin kozadan çıkış hikâyesi, yalnızca bir böceğin yaşadıklarını anlatmaz. Aynı zamanda, bazı süreçlerin dışarıdan bakıldığında gereksiz yere zor görünebileceğini ve her güçlüğün hemen ortadan kaldırılmasının iyi bir sonuç vermeyebileceğini düşündürür. Çocuk, güveyi korumak isterken onun kendi başına tamamlaması gereken süreci kesintiye uğratmıştı.

Zorluklarla mücadele ederek olgunlaşmak

Hikâyenin babanın oğluna verdiği asıl mesajı insan yaşamına uzanır: İnsanlar daha güçlü, dayanıklı ve iradeli olabilmek için karşılarına çıkan zorluklarla mücadele eder; bu mücadele sırasında olgunlaşır ve gelişir. İstenen sonuca ulaşmak için gösterilen çaba, kişiye yalnızca hedefini değil, o hedefe yürürken kendi gücünü de tanıma imkânı verir.

Bu nedenle zorluklarla mücadele, her şeyi tek başına yapmak ya da yardım istemekten kaçınmak anlamına gelmez. Hikâyedeki düşünce, insanın gelişmesine katkıda bulunabilecek çabayı onun elinden almamaya ilişkindir. Bazen destek olmak, bütün engelleri ortadan kaldırmak yerine kişinin kendi yolunu bulmasına ve adımlarını atmasına alan açmaktır. Güvenin kozasından çıkışı gibi, bazı aşamaların tamamlanması için kişinin kendi gayretine ihtiyaç vardır.

Zorluklar insanı güçlendirir düşüncesi de bu hikâyede, verilen emek ve gösterilen direnç üzerinden anlatılır. Bir hedefe kolayca ulaşamamak, ilk bakışta yalnızca gecikme ya da sıkıntı gibi görünebilir. Oysa mücadele süreci, insanın sabrını ve kararlılığını ortaya koymasına; neyi gerçekten istediğini anlamasına yardımcı olabilir. Böylece kişi, yalnızca sonuca değil, o sonuca ulaşırken edindiği olgunluğa da sahip olur.

Her şeyi kolaylaştırmak her zaman iyilik midir?

Babanın müdahalesi iyi niyetliydi; böceğin çektiği sıkıntıyı sona erdirmek istiyordu. Fakat bu hikâyede iyi niyet, sonucu tek başına belirlemeye yetmedi. Güvenin çırpınışını izlemek acı verici görünse de bu çaba, onun yaşam döngüsünün bir parçası olarak anlatılır. Çocuğun ve okurun karşısına çıkan soru şudur: Birinin yaşadığı güçlüğü hemen kaldırmak mı gerekir, yoksa kendi gelişimini tamamlayabilmesi için ona zaman ve alan tanımak mı?

İnsan ilişkilerinde de bu soru zaman zaman karşımıza çıkar. Sevdiklerimizi korumak, onların yolundaki her engeli bizim kaldırmamız demek değildir. Bazen yanında durmak ve ihtiyaç duyduğunda destek vermek yeterlidir; bazen de kendi kararlarını almasına, çaba göstermesine ve sonuçlarla karşılaşmasına izin vermek gerekir. Hikâye, yardım etmenin ölçüsünü yeniden düşünmeye davet eder.

Çabanın içindeki güç

Baba, oğluna insanların arzularına kolayca ulaştıkları zaman karakterlerinin zayıflayabileceğini, hatta içlerinde bir şeyin ölmüş gibi hissedilebileceğini söyler. Bu ifade, hikâyenin uyarısını güçlü biçimde özetler: Emek vermeden elde edilen her şey, insanın kendini tanımasına ve güçlenmesine aynı katkıyı sağlamayabilir. Ulaşmak istediğimiz şey kadar, ona hangi yoldan ve hangi gayretle ulaştığımız da önemlidir.

Elbette bu anlatı, yaşanan her zorluğun kendiliğinden iyi bir sonuç doğuracağını söylemez. Ancak insanın önüne çıkan güçlükler karşısında gösterdiği çabanın, dayanıklılığını ve iradesini geliştirebileceğini hatırlatır. Mücadele ederek olgunlaşmak, vazgeçmeden ilerlemek kadar, yaşanan süreçten ne öğrenildiğini fark etmeyi de içerir.

Kozadan kelebeğe uzanan bu hikâyenin akılda kalan mesajı basittir: Bazen büyümek için çaba göstermemiz, beklememiz ve kendi yolumuzdan geçmemiz gerekir. Her güçlüğü hemen ortadan kaldırmak yerine, onun içinden geçerken kazandığımız gücü de görebilmek önemlidir. Çünkü kimi hayat dersleri, ancak kendi mücadelemizle olgunlaşır.

Images

Yalnızlık da, sağlık da, zenginlik de, mutluluk da bulaşıcı: Duygular bulaşıcı

duygusal bulaşma

Yalnızlık da, sağlık da, zenginlik de, mutluluk da bulaşıcı. Duygular bulaşıcı.

Duygusal bulaşma: Duygular sosyal çevrede nasıl yayılır?

Bu araştırmayı okurken duyguları kokuya benzettim. Bana inanması güç gelen bu uzak etkileşimleri anlayabilmek için gözümde bir resim canlandırdım: Bütün tanıdıklarım ve onların tanıdıklarıyla aynı odadayım. Duygular da kokular gibi etrafa yayılıyor; görünmüyorlar belki ama odadaki herkes onları hissediyor.

Birinin mutsuzluğu, sanki herkesin mutsuzluğu oluveriyor. Tıpkı bir sürüdeki hayvanlar gibi, biri yön değiştirince diğerleri de o tarafa gidiyor. Aramızda delice bir bağ var. Bu bağa kadeh kaldırıyor, saygı duruşuna geçiyorum.

Duygusal bulaşma düşüncesi, mutluluk ya da mutsuzluğun yalnızca kişinin içinde yaşanıp bitmediğini hatırlatıyor. Duygularımızın başkalarıyla kurduğumuz bağlarda bir karşılığı olabilir. Peki, mutluluk bulaşıcı mı? Bu fikri düşünürken aklıma gelen ilk görüntü, aynı odada birbirine karışan duygular ve tanıdıklarımın uzayıp giden ağı.

Ayna etkisi ve gülümsemenin yolu

İki insan konuşurken birbirlerinin yüz ifadelerini taklit etmeye başlıyormuş. Karşımızdaki gülüyorsa gayri ihtiyari gülüyoruz; ağlıyorsa üzülüyoruz. Buna “ayna etkisi” diyorlar. Gülen birine karşılık verip gülümsüyorsun. Sonra kaslardan beyne, “Güldü” mesajı gidiyor; beyin de hemen onun hormonunu, mutluluğu salgılıyor!

Hep tersini sanırdık, değil mi? Duygunun önce geldiğini, gülümsemenin ardından onu gösterdiğini düşünürdük. Oysa burada kaslardan beyne doğru giden tek yönlü bir otoyol da varmış. Kalbin kırıksa, gülmeyi bir denemekte fayda var.

Bu anlatım, yüzümüzdeki küçük bir ifadenin bile başkalarıyla kurduğumuz etkileşimin parçası olabileceğini düşündürüyor. Karşımızdakinin gülüşü bize geçiyor; bizim gülüşümüz de ona geri dönüyor. Duygular sosyal çevrede nasıl yayılır sorusuna, bu ayna etkisi basit ve akılda kalıcı bir cevap sunuyor: Bazen bir yüz ifadesiyle, bazen de ona verdiğimiz karşılıkla.

Arkadaş çevresinin mutluluğa etkisi

Tanıdığın her mutlu insanın mutluluğunu artırdığı, her mutsuz insanın ise yüzde 7 azalttığı söyleniyor. Bu yüzdelerle, bu kadar çok başkasıyla ne yapılır, bilmiyorum. Yine de insan ister istemez kendi çevresini düşünüyor: Yakınlarımızın duyguları bizi ne kadar etkiliyor? Bizim ruh hâlimiz, tanıdıklarımızın dünyasında nasıl bir iz bırakıyor?

Sosyal ağlarda mutluluk ve mutsuzluğun yayılması fikri, çevremizi yalnızca isimlerden oluşan bir liste gibi görmemeyi sağlıyor. Her tanıdığımızın kendi tanıdıkları var; bu bağlar da bizi doğrudan tanımadığımız insanlara kadar uzatıyor. Arkadaş çevresinin mutluluğa etkisi üzerine düşünürken, bu ilişkinin tek bir kişiden ibaret olmadığını fark ediyorum. Bir arkadaşın arkadaşı, onun da arkadaşı… Ağın sınırı nerede başlıyor, nerede bitiyor?

Arkadaş ağımda mutluluk ve mutsuzluk

Ben ilk iş arkadaşlarımın ağını çizip, isimlerinin yanına basitçe bir :) ya da :( koyacağım. Bakalım durum ne? Bakalım mahremiyetine yastığa sarılır gibi sarılan ben, sosyalin ağına kendimi ne kadar bırakmışım?

Belki bu küçük çizim, çevremdeki insanlara dair kesin bir ölçüm olmayacak. Yalnızca kiminle nasıl bir bağım olduğunu ve duyguların bu bağlar içinde nasıl dolaşabileceğini düşünmem için bir başlangıç olacak. Mutlu ya da mutsuz olduğumuz anlarda, yanımızdaki insanların da bu duygudan pay alabileceği fikri hem şaşırtıcı hem de düşündürücü.

Arkadaşımın arkadaşının arkadaşı kimdir benim, sahiden?

Images

Acının İlacı

Acının ilacı her zaman onu bir anda ortadan kaldıran bir söz ya da sihir değildir. Bazen insan, yaşadığı kaybın yalnızca kendisine ait olmadığını fark ettiğinde ve başka birinin acısına içtenlikle eşlik ettiğinde kendi yüküne de farklı bir yerden bakmaya başlar. Tek oğlunu kaybeden bir annenin öyküsü, acıyla başa çıkma yolunun beklenmedik bir biçimde nasıl açılabileceğini anlatıyor.

Acının ilacı: Acıyı bilmeyen evi aramak

Çin’de tek oğlunu yitiren bir anne, yüreğindeki büyük üzüntüyle bir din adamına gitti ve derdine çare bulmasını istedi:

Images

İçe bakmak

İnsanlar çoğu zaman meşgul kalmak ister. Yapacak hiçbir işleri yoksa bile kendilerine bir uğraş bulurlar. Aynı gazeteyi yeniden okumaya başlayabilirler. İlk okuduklarında saçma buldukları bir şeyi ikinci kez okumak neden? Osho’nun bu sorusu, yalnızca boş zamanı nasıl geçirdiğimizle değil, sessizlikte kendimizle baş başa kalmaya ne kadar hazır olduğumuzla da ilgilidir.

İçe bakmak ne demek?

İçe bakmak, dikkati sürekli dışarıdaki uğraşlara yöneltmek yerine kendi içinde olup bitenlere çevirmektir. Duygularını, düşüncelerini ve huzursuzluğunu fark etmeye alan açmaktır. Bu, kendini hemen yargılamak ya da her şeyi bir anda çözmek anlamına gelmez. Osho’nun sözlerinde iç gözlem, insanın kendi içinde bastırdığı şeylerle karşılaşma ihtimali nedeniyle ürkütücü bir deneyim olarak anlatılır.