başarının sırrı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Images

Kişiler Başarısız Olmaz; Olaylar Başarısız Olur, Kişiler Öğrenir

Toplantıda yöneticiyi dinleyen iş insanları

“Kişiler başarısız olmaz; olaylar başarısız olur. Kişiler öğrenirler.” — Donald Winkler

Donald Winkler’ın bu sözü, zorluklarla başa çıkabilen liderlik anlayışının temelini anlatıyor: Yaşanan bir aksaklık, kişiyi başarısız olarak tanımlamak yerine öğrenmek ve ilerlemek için bir fırsat olarak görülebilir. Winkler’a göre organizasyonlarda kullanılan dil de bu bakış açısını desteklemeli; insanları suçlamak yerine gelişime ve çözüm arayışına yönlendirmelidir.

Zorluklarla başa çıkabilen liderin dili

Winkler, organizasyonel değişim için kullandığı dili bir strateji olarak ele alıyor. Bulunduğu ortamlarda “fakat” kelimesinin kullanılmasına izin vermediğini, daha yapıcı ve kapsamlı bulduğu “ama” bağlacını tercih ettiğini söylüyor. Buradaki vurgu, sözcüklerden çok, konuşma biçiminin düşünme ve birlikte çalışma şeklini etkileyebilmesinde.

Winkler bu düşünce yöntemini yıllar önce mühendis olarak çalışırken; sürekli gelişim ve farklı organizasyonların ihtiyaçları üzerine düşünerek oluşturmuş. İşe her şeyi yazarak başlıyor, dikkatle tuttuğu notlarla düşüncelerini zihninde canlandırıyormuş. Ardından amacı üzerinde uzun uzun düşünüyor ve bu amacı gerçekleştirmek için kişisel misyonunu nasıl sürdürebileceğini sorguluyormuş.

“Eğer bir şey benim için işe yarıyorsa, iş için de işe yaramalıdır” diyen Winkler, organizasyonun ortak bir amaç belirlemesi gerektiğini vurguluyor. Ona göre amaçlar ve stratejiler birlikte taslak hâline getirilmeli; çalışanlar nereye ulaşmaya çalıştıklarını anlayabilmeli. Winkler’ın zorluklarla başa çıkabilen liderlik tanımı, başka türlü gerçekleşmeyecek bir şeyi ortaya koymak ve başarıya giden yeni bir yol açmak üzerine kurulu. Liderlik hakkındaki ifadesinde, “kendileri emekleriyle bir yerlere gelmeyenleri o yerlerden almak” sözünü de kullanıyor.

Organizasyonlarda vizyon ve strateji

Winkler’a göre liderlik süreci, stratejik vizyonun, amacın ve değerlerin yeniden değerlendirilmesiyle başlar. İnsanları bir araya getirip ortak sorular üzerinde düşünmeye davet eder:

  • Biz neden buradayız?
  • Amaçlarımız anlaşıldığında nasıl bir tablo ortaya çıkacak?
  • Başarılı bir sonu hayal ettiğimizde ne göreceğiz?

Bu soruların amacı yalnızca bir vizyon cümlesi oluşturmak değildir. Winkler, vizyonun gerçekleştirilmesi ve organizasyondaki diğer kişilerle paylaşılması gerektiğini söylüyor. İlk uygulamalarında insanları yeni yollarla düşünmeye teşvik etmeyi, fikirlerini ortaya koymalarını sağlamayı ve yenilikçi yaklaşımlar için ilham vermeyi amaçlamış.

Winkler, herhangi bir işte “var olan görüş” ve “daha iyi görüş” olmak üzere iki görüş bulunduğunu ileri sürüyor. Var olan görüş çoğunlukla statik ve alışılmış yolu yansıtıyor. Daha iyi görüş ise sonsuz olasılıkları değerlendirmeye ve farklı seçenekleri görmeye dayanıyor. Bu ayrım, organizasyonların yalnızca mevcut işleyişi sürdürmekle yetinmeyip daha iyi bir yol aramalarına yardımcı olabilecek bir düşünme çerçevesi sunuyor.

Liderlikte hata korkusunu aşmak

Çalışanların katıldığı zorluklarla başa çıkabilen liderlik seminerlerinde Winkler, paradigmayı düşünmeyi sınırlayan ve büyümeyi engelleyen bir kutuya benzetiyor. İnsanların bu kutunun içinde kalmasının çeşitli nedenleri olduğunu, bunların başında ise hata korkusunun geldiğini ifade ediyor. Bu nedenle, sınırları aşmak için soru sormayı öneriyor:

  • Büyümeyi engelleyen stratejik konular nelerdir?
  • Bu konuları belirlemeye nereden başlanabilir?
  • Hangi projeler harekete geçirilebilir?

Bu sorular, liderlikte hata korkusunun karar alma ve yeni fikirleri deneme üzerindeki etkisini görünür kılabilir. Winkler’a göre düşünce kalıplarının dışına çıkmak tek başına yeterli değildir; sonraki adım vizyonu stratejiye dönüştürmektir. Bunu “yapabilecek en zor iş” olarak tanımlar. Çünkü uygulama aşamasında, vizyonun pratikte nasıl karşılık bulacağı ve hangi konuların gerçekten öncelikli olduğu konusunda karar vermek gerekir.

Değişimi zaman içinde değerlendirmek

Winkler konferanslarında katılımcılardan, kendi bakış açılarına göre hangi stratejik konuların önemli olduğuna karar vermelerini istiyor. Bunun birçok yönetici için zor olabildiğini; karar verildikten sonra ise tartışma ve görüş alışverişinin başladığını belirtiyor. Böylece ortak amaçlar, farklı fikirlerin ele alınabileceği bir zemine dönüşüyor.

Winkler’a göre iş yerindeki değerler değiştiğinde, organizasyon zorluklarla gerçekten baş etmeye başlamış demektir. Ancak bu değişimin bir gecede görülemeyeceği konusunda uyarıyor. Bazı göstergeler olumlu yönde hareket etse bile, organizasyonda kalıcı bir gelişme olup olmadığını anlamak için iş yeri kültürünü üç ya da beş yıl boyunca gözlemlemek gerektiğini söylüyor. Bu yaklaşım, organizasyonel değişimi yalnızca kısa vadeli sonuçlarla değil, zaman içinde oluşan değerler ve çalışma kültürüyle değerlendirmeye çağırıyor.

Sevgiyle kalın.

Alıntı: Funda TAŞDEMİR
Kaynakça: Los Angeles Times Syndicate Int. / Dünya Globus Yayın Grubu, 2001 Ekonomi.

Images

Her başarının altında disiplin vardır.

Başarı çoğu zaman büyük ve gösterişli anlarla değil, her gün tekrarlanan küçük seçimlerle kurulur. Yazı masasının başına geçmek, dikkati dağıtan şeyleri geride bırakmak, gerektiğinde yazdığını silip yeniden başlamak… Disiplin, yazarlıkta tam da bu sıradan görünen eylemlerin devamlılığında kendini gösterir.

Can Dündar’ın Milliyet’te aktardığı bu anlatıda Orhan Pamuk’un çalışma düzeni; sabah yürüyüşlerinden kahveye, yazılan cümleleri yeniden okumaktan evin içinde volta atmaya kadar uzanan kişisel alışkanlıklarla şekillenir. Bu küçük törenler, yazıya her gün yeniden yaklaşmanın ve yazarlık disiplini kurmanın yollarıdır.

Images

Kendini Değiştir, Hedefini 12’den Vur!

Önce biz değişeceğiz. Ancak değişimle birlikte daha geniş bir gelişim hedefliyorsak, yalnızca istemek yetmez. Sağlam, aklı başında bir vizyona ve bu vizyon doğrultusunda harekete geçmemizi sağlayacak enerjiye ihtiyacımız var. Kişisel değişim, önce nereye gitmek istediğimizi görüp sonra o yönde adım atmakla başlar.

Hedefi Vurmak, Hedefe Ulaşmak

Değişimden söz açıldığında “Değişim, değişmeyen tek şeydir” ya da “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” ifadelerini pek çoğumuz hatırlarız. Bu sözler, hayatın sürekli dönüşüm içinde olduğunu anlatır. Peki değişim neden bu kadar önemli? Çünkü değişmezsek, yenilenemez; gelişemez ve ilerleyemeyiz. Bulunduğumuz yerde kalmak, zamanla sahip olduğumuz konumu bile koruyamamamıza yol açabilir.

Images

Olaylara tepki vermek

Çevremizde olup bitenler, başımızın üzerinde esen rüzgârlar gibidir. Aklımızın yelkenleri ise olayları yorumlama biçimimizdir. Aynı nehirde, aynı rüzgârı alan farklı gemiler başka yönlere ilerleyebilir. Farkı yaratan, rüzgârın hangi yönden estiğinden çok yelkenlerimizi nasıl tuttuğumuzdur.

Hayatta her olayı seçemeyiz; ancak karşılaştığımız olayları nasıl anlamlandıracağımızı ve onlara nasıl karşılık vereceğimizi çoğu zaman seçebiliriz. Bu nedenle olaylara tepki vermek, yalnızca o anki duygularla hareket etmekten ibaret değildir. Tepkimizi belirleyen, yaşananlara yüklediğimiz anlam ve ardından yaptığımız seçimdir.

Olayları yorumlama biçimimiz neden önemlidir?

Aynı durum, farklı kişilerde farklı düşünceler ve davranışlar doğurabilir. Bir aksilik karşısında biri bunu aşılmaz bir engel gibi görürken diğeri durup ne yapabileceğini düşünebilir. Olay değişmemiştir; değişen, ona bakış ve verilen karşılıktır.

Bu, her duruma olumlu bir anlam yüklemek ya da zor duyguları yok saymak gerektiği anlamına gelmez. Önemli olan, ilk düşüncemizin bizi hemen harekete geçirmesine izin vermeden önce durumu değerlendirebilmektir. “Şu an ne düşünüyorum?” ve “Bu düşünce beni nasıl bir davranışa yöneltiyor?” diye sormak, tepki ile seçim arasına küçük ama değerli bir düşünme alanı açar.

Düşünceler davranışları nasıl etkiler?

Düşüncelerimiz yalnızca zihnimizde kalmaz; sözlerimize, eylemlerimize ve zaman içinde tekrar ettiğimiz davranışlara yansır. Bu yüzden dikkatimizi düşüncelerimize vermek, nasıl bir tepki geliştireceğimizi fark etmenin ilk adımıdır. Bir düşünceyi fark etmek, onu mutlaka izlemek zorunda olmadığımızı da hatırlatır.

  • Düşüncelerine dikkat et, söze dönüşür.
  • Sözlerine dikkat et, eyleme dönüşür.
  • Eylemlerine dikkat et, alışkanlık olur.
  • Alışkanlıklarına dikkat et, kişiliğin olur.
  • Kişiliğine dikkat et, kaderini biçimlendirir.

Bu sözler, bir düşünceden başlayıp yaşam yönüne uzanan bir zinciri anlatır. Söylediklerimiz yaptıklarımızı, tekrar ettiğimiz eylemler de alışkanlıklarımızı etkileyebilir. Dolayısıyla olaylara verilen tepkiler, yalnızca o anı değil, zaman içinde nasıl davranmayı seçtiğimizi de biçimlendirir.

Olaylara nasıl tepki verilir?

Bir olayla karşılaştığınızda, hemen yanıt vermek yerine önce ne olduğunu ve buna ilişkin hangi düşüncenin öne çıktığını fark edin. Ardından bu düşüncenin sizi hangi söze ya da eyleme götüreceğini değerlendirin. Bazen daha yapıcı bir karşılık seçmek, durumu bütünüyle değiştirmese bile kendi davranışınız üzerindeki kontrolünüzü korumanıza yardımcı olur.

Buradaki amaç her zaman kusursuz tepki vermek değildir. Önemli olan, alışıldık tepkilerimizi fark etmek ve başka bir seçim yapma imkânımız olduğunu hatırlamaktır. Küçük görünen bir tercih bile sözlerimizi ve sonraki adımlarımızı farklılaştırabilir.

Motivasyona güvenmek yerine yönünü seç

Motivasyon sigaradan çıkan dumana benzer: Onu görebilirsiniz ama tutamaz, cebinize koyamaz ve kontrol edemezsiniz. Hayatınızı kontrol altına almak istiyorsanız, işinizi motivasyon perisine bırakmak istemezsiniz.

Motivasyon her zaman aynı güçte olmayabilir. Bu nedenle, harekete geçmek için yalnızca istekli hissetmeyi beklemek yerine, seçtiğiniz yönü ve atabileceğiniz bir sonraki adımı hatırlayın. Olayları her zaman kontrol edemeyebilirsiniz; fakat onları yorumlama biçiminize ve vereceğiniz karşılığa dikkat ederek kendi davranışlarınızda daha bilinçli seçimler yapabilirsiniz.

Images

Başarmak sizin elinizde!

Madem başarıyı bu kadar çok istiyoruz, hayata teslim olmak yerine mücadeleyi de göze almamız gerekmez mi? Başarıya ulaşmanın yolları herkes için aynı olmayabilir; ama hedeflediğimiz konuya emek vermek, karşılaştığımız zorlukları değerlendirmek ve gerektiğinde yaklaşımımızı değiştirmek bu yolun önemli parçalarıdır. Başarı için motivasyon, her gün aynı güçte hissetmek değil; koşullar zorlaştığında bile neden yola çıktığımızı hatırlayıp atabileceğimiz bir sonraki adıma yönelmektir.

Üstelik bizim dışımızdaki koşullar kötü olduğunda, onlardan mümkün olduğunca az etkilenerek yolumuza devam etmeye çalışabiliriz. Bunun güzel örneklerinden birini, geçtiğimiz günlerde gündemi fazlasıyla işgal eden milli koşucumuz Süreyya Ayhan’da yaşadık. Onca eleştiriye ve medyanın sürekli üzerine gitmesine rağmen yılmadı; geri çekilmek yerine daha da ileriye gitti. O, kendi hayatındaki zorluklar karşısında bunu yaptı. Peki ya bizler, kendi zorluklarımıza nasıl yaklaşıyoruz?

Images

Kaybetmek için doğanların 10 ortak özelliği

Bir şeyi yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Onu niçin yapmanız gerektiğini de, isterseniz nasıl yapabileceğinizi de biliyorsunuz. Yapmamakla neler kaybettiğinizi ve yaparsanız neler kazanacağınızı biliyorsunuz. Elinizi kolunuzu bağlayıp yapmanızı engelleyen biri de yok.


başarısızlık nedenleri

Bir filozof, “Hayat doğduğumuzda hepimize bir mermer bloğu verir. Bazılarımız ondan güzel bir heykel yaparız, bazılarımız ise hoyratça peşimizden sürükleyip paramparça ederiz” demişti.

Kaybedenler de kazananlar gibi benzer ve farklı özelliklere sahiptir. Bazıları Leonard Cohen’in deyişiyle ‘görkemli kaybeden’dir. Bazılarının yokluğu anlaşılmaz. Bazıları kaybederken başkalarına da zarar verir; bazıları ise ‘sadece kendine zararlı’ kaybedendir. Kazananlar gibi kaybedenler de ‘felsefeli kaybedenler’ ve ‘felsefesiz kaybedenler’ diye ikiye ayrılabilir.

Kazanmak gibi kaybetmek de bağımlılık yapabilir. Kaybetmişliğiyle barışmanın ötesine geçip kaybetmeyi kimlik hâline getirmek mümkündür. Bu bağlamda ‘param yok’ demekle ‘ben fakirim’ demek arasında dağlar kadar fark vardır. Kaybetmeyi kimlik hâline getirmek —bunun Türk usulü versiyonu arabeskleşmedir— kaybetmeyi kalıcı ve ‘sürdürülebilir’ kılar.

Hiç kimse durduk yerde kaybeden olmaz. Kaybeden olmak için de bazı şekillerde düşünmek, davranmak ve inanmak gerekir. Kaybeden olmanın da yapılacaklar ve yapılmayacaklar listesi vardır. Kaybetmek için doğanlar pek fark etmeseler de kaybetmek için de çaba harcamak gerekir!

Kaybetmeye yatkın insanların 10 ortak özelliği

Peki hayat oyununda kaybetmeye yatkın insanların düşünce ve davranışlarında sıklıkla karşılaşılan ortak özellikler nelerdir?

1. İç disiplin yetersizliği

Başarısız insanların birinci ortak özelliği, irade gücünün zayıflığıdır. Kendini içinden disipline ederek bir amaca doğru harekete geçirememek, bu insanların en büyük eksiğidir.

İrade gücü, insanın kendi iç güçlerini bir mercek gibi toplayıp bu gücü bir amaca yöneltmesidir. İradesi zayıf olduğu için kendini kontrol edemeyenlerin olayları ve diğer insanları yönetmesini beklememek gerekir.

2. Zaman kullanım bilincinde zayıflık

Başarılı ya da başarısız herkesin 24 saati vardır; farkı yaratan, bu zamanı nasıl kullandıklarıdır. Başarmak istediği işleri bir zaman çerçevesine oturtan, yani ‘işleri takvime bağlayan’ ve sonra kendini programına göre denetleyen kişi, iyi bir kişisel organizasyon sistemi kurmuştur.

Belli bir amaç ve yön duygusuyla hareket etmeyenler zamanın değerini de bilemez. Yapılacak işleri olanlar için zaman geçer, amacı olmayanlar içinse zaman döner! Sabah olur, öğlen olur, akşam olur, tekrar sabah olur!

3. Başarıyı dış faktörlere bağlama eğilimi

Bernard Shaw, ünlü esprisinde, “Başarı tamamen şansa bağlıdır, inanmıyorsanız başarısızlara sorun!” der. Başarısızların, hayatlarındaki sonuçları kendi karar ve seçimlerine bağlamak yerine kader, kısmet, şans ve şartlar gibi dışsal faktörlere bağlama eğilimi yüksektir.

Egolarını savunmak ve öz saygılarını korumak için başarısızlığı “Rüzgâr karşıdan esiyordu, hakem karşı tarafı tutuyordu” gibi gerekçelerle açıklarlar. Bu tutumun tehlikesi nedir? İnsanlar başkalarını ve şartları çok fazla suçlarsa öğrenmeye zaman bulamaz.

4. ‘Saydı’ tipi düşünmeye yatkınlık

Başaranlar, önlerindeki şartlardan nasıl başarılı bir sonuç çıkarabileceklerini düşünür. Başarısızlık merkezli düşünenler ise ‘başka şartlarda olsalardı’ neler yapabileceklerini anlatıp durur. Bu, ‘saydı’ tipi düşünmedir. Bu tür kadınlar ‘erkek doğsalardı’ neler yapabileceklerini anlatırken, bu tür erkekler de ‘kadın doğsalardı’ neler yapabileceklerini sayıklar.

Daha ilkokula bile gitmemiş olan İbrahim Tatlıses, “Urfa’da Oxford olsaydı, biz de giderdik” der! Kısacası başarı sonuç alır, sevinir ve susar. Başarısızlık konuştukça konuşur. Çünkü elinden iş gelmeyenlerin dilinden çok söz gelir! Cenap Şahabettin’in deyişiyle, “Yerinde sayanlar yürüyenlerden daha çok gürültü çıkarır.”

5. Arabeskleşmeye yatkınlık

Başarısızlığa götüren tavırlardan biri de arabesk düşünmeye yatkınlıktır. Arabesk hayat görüşü, sürekli bir ‘başarısızlık beklentisi’ içindedir. Kişi kendini ‘bela paratoneri’ gibi görür.

Arabesk söyleyerek başarılı olunabilir ama arabesk bir dünya görüşüyle başarıdan başarıya koşmak pek mümkün değildir. Arabesk tavırlılar söylemek yerine söylenmeye, anlatmaktan çok alınmaya yatkındır. Sürekli bir ‘kurban psikolojisi’ içinde kıvranır; eziklik ile ezme içgüdüsü arasında savrulur ve ‘doğru dozda tavır’ sorunu yaşarlar.

6. Atalet ve tembelliğe yatkınlık

İçinizde olup sizi durduran nedir? Atalet!

Atalet; miskinlik, tembellik, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi hareket etmek ve yılgınlık demektir. Kaybedenlerin ana ruh hâli, tembellik ve atalet psikolojisidir.

7. Kaybetme korkusundan kazanmaya kalkışmama

Bir araştırma, insanların “Ya başaramazsam” diye korkanlar ve “Ya başarırsam” diye korkanlar diye ikiye ayrıldığını göstermiştir. Pek çok insanda başarısızlık korkusundan çok ‘başarı korkusu’ olduğu ortaya çıkmıştır.

Başarı korkusu, bazı kişilerin başarılı olunca samimiyetlerini kaybedeceklerini, arkadaşları tarafından eskisi gibi sevilmeyeceklerini ya da insanların onlara çıkarları için yaklaşacağını düşünerek başarıdan uzak durmasıdır.

Bir başka grup ise ‘ya başarılı olduktan sonra zirvede kalamaz, gördüğümden eksik yaşarsam’ kaygısıyla başarıdan uzak durur. Kısacası başarısızlar hem ‘ya başarırsam’dan hem de ‘ya başaramazsam’dan korkarlar!

8. Psikolojik iç sabotajlara yatkınlık

Başarısız insanların zihninde psikolojik iç sabotaj mekanizmaları bolca bulunur. Bir yanları inşa ederken diğer yanları imha eder; bir yanları ileri iterken diğer yanları geri çeker.

Neyin doğru, neyin yanlış; neyin ileriye götürdüğü, neyin geride bıraktığı konusunda net değillerdir. Başarı konusunda derin bir kafa karışıklığı yaşarlar. Kafası net olmayan insanların eylemleri de net olmayacaktır. Nazım’ın bir deyişini biraz değiştirirsek: “Bana kafanızın içinde başarının net bir resmini yapabilir misiniz?”

9. Kendini geliştirmeye kapalılık, kurnazlığa yatkınlık

Az gelişmiş insanların katakulli kapasitesi çok gelişmiş olur! İşini en doğru ve verimli şekilde nasıl yapacağına kafa yormak yerine önce o işin kurnazlığına kafa yormak, tipik bir ‘az gelişmiş başarısız insan’ tavrıdır. Bu tür insanlar, ülkemizde çoğunlukta oldukları için yaygınlıktan gelen bir rahatlığa sahiptir. Kurnazlık, otoriter ve az gelişmiş toplumlarda yaygındır.

Ege Cansen’in deyişiyle, ‘bilgi açığını kurnazlıkla, beceri yetmezliğini ise kabadayılıkla kapatma’ eğilimi başarısızların karakteristiğidir. Başarısızların çoğu yeni şeyler öğrenmeye kapalı bir zihin yapısına sahiptir. Hayat ve başarı üzerine yeni şeyler öğrenmektense kendi arabesk ezberlerini tekrarlamayı tercih ederler. Yaşadıkları olaylardan çıkardıkları dersler bile daha önce çevreden duydukları kulaktan dolma fikirlerdir.

10. Başarı hakkında yanlış yargılara sahip olmak

Başarılı insanlar ‘başarının sırrı’nı bilir. Başarısız insanlar da bilir! Arada bir fark vardır: Başarısızlar yanlış bilir! Daha da kötüsü, bazıları doğrusunu bilmek de istemez. Çünkü başarının kendi ellerinde olabildiğine inanmak, insanı sorumluluk altına iter. Nasıl başaracağını öğrenip hayatının sorumluluğunu taşımak yerine kişisel gelişim kitaplarını ve yazarlarını suçlamak çoğu insana daha kolay gelir.

Başarı da futbol ve siyaset gibi, hemen herkesin fikir sahibi olduğu ama çok az insanın birinci sınıf bilgi sahibi olduğu bir alandır. Beynimiz başarı hakkında hurafeler ve ‘leylek hikâyeleri’yle doludur. Başarısızların yapması gereken ilk şey, başarı üzerine yeni şeyler öğrenmek değil; başarı hakkında bildiklerinin bazılarını unutmaktır!

Yazarı: Mümin Sekman