Images

Enerji ve Dekor

Hayatımızdaki renklerin anlamlarını anlatmak istiyorum bu yazıda. Öncelikle renklerin hayatımıza etkisini inceleyelim. Okumalarım ve araştırmalarım sonucunda vardığım nokta şu; Ruhunuz hangi rengi seviyorsa onu seçin.
   Bana göre bu dünyada ne kadar insan çeşidi varsa o kadar da algı çeşidi var. Bizler hem aynıyız; hem de farklıyız. Bir tarafımız kaynağımız, özümüz aynı, bir tarafımız tümüyle birbirinden ayrı. Hem herkes gibiyiz; hem özeliz. Hem de tekiz. Buna bağlı olarak hangi rengin size nasıl hissettirdiği tümüyle size bağlıdır. Kısaca renklerin doğasına bir göz atacak olursak;

Kırmızı: Bedene ve duygulara enerji veren bir renktir. Hayatı temsil eder. Kırmızıya daha hızlı tepki veririz. Kırmızı nesneler diğerlerinden daha büyük görünür. Bununla birlikte kıpkırmızı bir mutfak belki arkanıza bakmadan kaçmanıza sebep olabilir.

Mavi: Renkler arasında en sakinleştirici olanıdır. Kışkırtıcı özelliğine nadiren rastlanır. İçe dönüşü kolaylaştıran ruhsal bir renktir. Fazlası uykunuzu da getirebilir.

Sarı: Düşünsel bir renktir. Sarı ve beyaz renkler mutfaklarda harikalar yaratır. Sarı aynı zamanda konuşmaya yönelik aktif bir renktir. Sarı tonlu mutfağınız bol sohbetli olabilir.

Yeşil: Zihin ve sinirler arasında mükemmel bir denge kurar, doğanın rengidir. Hem düşünsel hem fiziksel hareketler bu rengin etkisiyle dengelenir. Para rengidir. Unutmayın para parayı çeker, bol yeşillik, bol denge, bol para…

Turuncu: Bedeni harekete geçiren bir renktir. Kırmızı gibi enerji verir. Sanıyorum spor odası turuncu olursa yerimizde duramayız.

    Zamanımızın çoğunu geçirdiğimiz bölgeler yoğun bölgelerdir; oturma odası, hol veya salonumuz gibi. Bu alanlarda nötr renkler kullanmak en iyisidir; bej, kirli beyaz, gri, açık yeşil veya diğer renklerin pastel tonları gibi. Bu renkler kimseyi rahatsız etmez ve derin duygusal reaksiyona yol açmaz. Ben tabii bu tonların arasına renkli aksesuarlar serpiştirmekten yanayım, sadeliğin içinde size kendinizi iyi hissettiren bir obje harika oturur.
Her geçen gün biraz daha gelişiyor, değişiyoruz; tabii zevklerimiz, hayallerimiz de değişiyor. On sene önce bulduğu her parlak, renkli ıvır zıvırı evine toplayan ben şimdi mümkün olduğunca az eşya ve bol alandan yanayım. Enerjiniz rahat rahat evde dolaşsın, yaratsın, uçsun, coşsun.
     Kapısı kilitli kalan misafir odamızda oturuyoruz artık, kişisel öncelik planlamamızda başköşeye oturabildik sonunda. Başta biraz suçluluk duygusu, biraz şaşkınlıkla; kendimize değer vermezsek hiçbir şeyin yolunda gitmediğini fark ettik. Senin değerli bulmadığına bir başkası neden değer versin?
   Bir kuantum sever olarak enerji, titreşim demeden tadı olmaz bu yazının; evrende var olan her şeyin ama her şeyin bir titreşimi ve frekansı var. Bizim de bu enerji ve frekanslarla bağlantımız var. Şöyle uzaklardan baksak dünyamıza kocaman bir enerji denizi çıkar ortaya...

Size sen diyebilir miyim yüksek müsaadenizle, kendimi rahat ve yakın hissedeceğim.

   Senin frekansın ne ise etrafındaki hayat alanı frekansı da aynıdır, bunun aksini düşünmek bence delilik ya neyse! İç dünyanızda ne varsa dışarıda da o olacaktır. Biliyorum belki defalarca duydun bunu ve artık bir şey ifade etmiyor gibi, ne olmuş yani? İçim dışım birdir benim.

    Bu denklemin derin matematiğini kavrarsan kavgan biter, yokluk biter, zorluk biter. Karşına çıkan her durumda döner kendine bakarsın; “Benim hangi duygum, hangi düşüncem bu sonucu yarattı?” diye. “Ölümlerin, kazaların, hastalığın da sorumlusu ben miyim?” diye soruyorsun, duyuyorum. Cevabıma bir yönün kızacağı ve ruhun cevabı bildiği için buraya yazmıyorum.
     Yarım kalan işler, bozuk, kırık eşyalar, anı ve olumsuz duygu yüklü eşyalar enerji hırsızıdır. Başlangıçta fark etmezsin, zamanla da alışırsın. O enerji de orda bağlı kalır; kullanılmayan bir potansiyel olarak. Aynen kendi potansiyelini tam kullanmadığın gibi.
    Eski sevgilinin hediye ettiği çerçeve neden hala orada? Hediye et bir arkadaşına, enerji alanından çıkar, vedalaş, duygularını tamamla. Bilinçaltı, objeyle kişiyi bütünleştirdiği için farkında olmadan her gördüğünde onu hatırlarsın. Özgürleşmeni geciktirirsin, acıyı tutarsın. Bıraksan acının altından sevgi çıkar hep. Yani sen çıkarsın.
    O kırık ayna, burnu akan musluk, artık kaynatmaktan vazgeçen su ısıtıcısı… Hepsi enerjini tamamlamanı, kızgınlıklarını ve affedişini bekliyor. Sana bir süre için iyi hissettiren bir ortam bir süre sonra hissettirmeyebilir, bunu doğal karşıla, kutla böylece değişirsin. Eskiye tutunup kalmak seni yorar, sen bu dünyaya öylesine gelmedin ki.

    Hayatının hangi aşamasında olursan ol, sevdiğin mekânın olsun, sana göre, seni yansıtan... “Şu anda mümkün değil” diyorsan hemen kafanın içinde bunu yaratmaya başla! Nasıl olsa dışarıda da yaratırsın. Senin mabedin, kendinle baş başa kalabileceğin, içine dönüp sohbet edebileceğin özel bir köşe. Belki sadece hayallerini yazmak için belki hayal kurmak, onun içinde yaşamak, hissetmek için. Orası senin yaratıcı köşen olsun, sen yaratıcısın…

 Hayatını yeniden inşa etsen bu nasıl olurdu?
 Neyi koyardın içine, neyi atardın?
 Neyi severdin, neden vazgeçerdin?
Neyi farklı yapardın?
Hangi inancını ve hangi davranşını değiştirirdin?
Ya da aynı şeyleri yapıp farklı sonuç mu beklerdin? Eğer seçersen, bu sorular üzerine düşünmek sana renk katabilir.
    Seni hangi renk temsil ediyor? Bence gökkuşağısın; müthiş bir potansiyele ve güce sahipsin, beni bir hatırlatıcı kabul et. Hayatın daima sen nasıl istiyorsan aynen öyle olacaktır.
Başlarda biraz çekingen kaldğım sonrasında coştuğum bir yazı olduğunu hissediyorum, doğru mu hissediyorum sence? Görüşmek üzere, sevgiyle...

Sevil ŞATANA
Images

Ahmet Şerif İzgören-Avucunuzdaki Kelebek Semineri

Ahmet Şerif İzgören’in Avucunuzdaki Kelebek seminerini mutlaka izleyin, takım arkadaşlarınızada izlettirin.

1. Bölüm

2. Bölüm

3. Bölüm

4. Bölüm

5. Bölüm
6. Bölüm

7. Bölüm
Images

Atalet, Fırsatlarımızı ve Hayallerimizi Gömdüğümüz Mezardır.

  Yapmamız gereken ileri ertelediğimizde, atalet içine düştüğümüzde hayallerimizi gömüyoruz demektir. Ya da Victor Clam'ın dediği gibi: "Atalet fırsatların katilidir.

   Hiç hoşumuza gitmese de, bazen ölümlü olduğumuzu hatırlamalıyız. Ancak bu şekilde, hayallerimizi gerçekleştirmek için harekete geçmemiz gereken zamanın tam da "bu an" olduğunu hissedebiliriz. Hayallerimizi gerçekleştirmek için yapmanız gerekenleri neden sürekli olarak gelip gelmeyeceği bile belirsiz bir zamana erteliyorsunuz. Sizi durduran ne ? sürekli hayatın kısa olduğunu vurgularken, neden zamanı ataletin bir hırsız gibi çalıp gitmesine izin veriyoruz

    Ataletin nedenlerinden biri hayata hatalı bir perspektifden bakmaktır. Örneğin "iş" kelimesini ele alalım. İş deyince çoğumuz negatif duygulara kapılırız. Hatta çoğumuzun işe "Tanrı tarafından verilen bir ödül" değil "Tanrının insanları cezalandırması" olarak gördüğüne eminim. İnsan doğası gereği "acı veren" şeylerden kaçar. Bu nedenle işten kaçmak insanın doğasında vardır diyebiliriz.

    İşten kaçmak taraftarlarındansanız Picasso'yu, Michelangelo'yu ya da Mozart'ı hayal edin. Sizce onlar sabah kalktıklarında "işe gidiyorum" mu diyorlardı ? onlar sanat yapıyorlardı ve mutlaka ki bundan iş olarak söz etmiyorlardı. Siz de kendinizi yaptığınız iş ne olursa olsun bir sanatçı olarak düşünün ve ürettiğiniz işe "eseriniz" gözüyle bakmaya çalışın.

   Bir arabayı yürütmek için nasıl benzin gerekliyse, başarı için de kararlılık ve azim gereklidir. Azminiz ve kararlı tutumunuz olmazsa, başarıya gidecek yolda arabanın motorunu bile çalıştıramazsınız.

   Azmin ve kararlılığın zıt kavramı ise atalettir. Azim asla vazgeçmemek demektir. Atalet ise asla başlayamamaktır. Başladığınız işleri bitirmemek de ataletin diğer bir örneğidir.

   Atalet içindeki kişilerin genellikle şöyle dediğini duyarsınız: "Ben mükemmeliyetçiyim. Ben bir işe başlamadan önce şartlar benim çalışmam için uygun olmalı. Dikkatimi dağıtacak hiçbir şey olmamalı, çok fazla ses olmamalı, telefonlar mümkünse çalmasın, telefon çalınca dikkatim dağılır. Elbette fiziksel olarak kendimi iyi hissetmeliyim, başım ağrıyorsa nasıl çalışabilirim ki ?" bu kişiler atalet içinde olduklarından bir işe asla başlayamayanlardır.

   Bir de başladıkları işi bitirmeyenler vardır, başladıkları işi hep yarım bırakırlar ama onların da mükemmeliyetçilik kılıfıyla örtülmüş bahaneleri daima hazırdır. Şöyle derler: "ben herşeyin tam ve mükemmel olmasını isterim. Hiçbir işden tatmin olmam. Bunun "i" harflerinin noktaları mükemmel bir benek şeklinde olmalı, bütün "t" harfleri birbirinin aynı olmalı. Yoksa o iş bitmiş sayılmaz. Ben kendimin en büyük eleştirmeniyim, ne yapayım ben böyleyim. Mükemmelliyetçi olduğum işler işler bitmiyor. Ama değişemem ki..."

   Burada neler olduğunu görebiliyor musunuz ? "Yanlış" bir davranış, "erdemli" bir davranışmış gibi gösteriliyor. Mükemmeliyetçi "kendi standartlarının içinde yaşadığı bu dünya için çok yüksek olduğunu" söylüyor. Hata-erdem sendromu adını verebileceğimiz bu davranış biçimi, aslında kişilerin zayıflıklarını örtmek için geliştirdikleri bir savunma kalkanıdır. Sahte bahaneler bulma çabasıdır. Elbette ki bu davranış şekli ataletin gerçek nedenlerini açıklamaz. Çünkü ataletin gerçek nedenleri çok daha derinlerde saklıdır
.
   Ataletin temelinde "başarısızlık korkusu" yatar. Korku sizi paralize etmiştir ve ilerlemekten alıkoymaktadır. Hiç başlayamamak ile başladığınız işi bitirememek arasındaki fark nedir ? aslında hiç fark yoktur. Her iki durumda da bir noktada takılıp kalırsınız. Her iki durumda da hiçbir yere varamazsınız. Yapmanız gereken görev ya da iş ne olursa olsun, karşısında yenik duruma düşmüşsünüzdür
.
  Bu davranışın gerçek nedeni ise sizin gelecekle ilgili oluşturduğunuz hatalı vizyonlarınızdır. Bu işi başaramadığınızda neler olacağını düşünmek, sizi o işi bitirmekten alıkoyan davranışı doğurur... yani ataleti. Belki başarısızlığınız karşısında insanların size güleceklerinden korkarsınız, belki alacağınız eleştirileri kaldıramayacağınızı düşünür ondan korkarsınız ya da korkunuzun nedeni, işi beklenen şekilde tamamlayamadığınızda, cezalandırılacağınız düşüncesi olabilir.

   Kısaca geleceğinizle ilgili oluşturduğunuz "negatif vizyonlar" sizi ilerlemekten alıkoyar, takılır kalırsınız. Bu pek çok kişinin zihninin kendi yarattığı bir araçtır.
Öyleyse bizi ilerlemekten alıkoyan ataleti yenmek için ne yapmalıyız ? şimdi size ataleti, azme dönüştürmenizi sağlayacak bir teknik göstereceğim. Ataleti ve pasifliği, üretkenliğe ve kararlılığa dönüştürmek için temel prensip şudur.

Parçalara Ayırma Prensibi

   Tamamlamaya çalıştığınız işin niteliği, bu prosesin işleyişini değiştirmez. Belki bir kitap yazmak istiyorsunuz, bir dağa tırmanmak istiyorsunuz, ya da evinizi badana yapacaksınız. Başarmak istediğiniz şey ne olursa olsun, başarının anahtarı, yapacağınız işi küçük parçalara ayırabilmenizdir. Her küçük parça işin, kolaylıkla tamamlayabileceğiniz, idare edebileceğiniz, bir bölümü olmalıdır. Tam şu anda işin ne kadarlık bölümünü bitirmeniz gerekiyorsa o kadarlık kısmına odaklanın. Daha ilerisinin düşünmeyi bırakın. Geleceği negatif bir şekilde gözünüzün önüne getirmekten vazgeçerek, tam da bulunduğunuz an için pozitif bakış açısı geliştirin. Bu teknik ataleti yenmedeki en önemli tekniklerin başında gelir. Şimdi bunu bir örnekle biraz daha açıklayalım:

   Diyelim ki sizden 400 sayfalık bir roman yazmanızı istedim. Eğer siz de çoğunluk gibiyseniz, bunun tamamlanması imkansız bir görev olduğunu düşünebilirsiniz. Ama şimdi size daha farklı bir soru sorduğumu farz edin; bu kez diyorum ki: "bir yıl boyunca her gün 1.5 sayfa yazı yazmanı istiyorum" Yapabileceğinizi düşünür müsünüz ? 400 sayfalık kitap yazma fikri imkansız gibi görünürken, bu yeni teklif size biraz daha kolay gelmedi mi ? En azından yapması imkansız gibi görünmüyor olsa gerek

  Burada yaptığımız "400 sayfalık kitap yazma işini parçalara ayırmak oldu. Peki iş kolaylaştı mı, belki evet... ama inanın bana, hala bazılarınızın gözünün korktuğunu görür gibi oluyorum. Neden mi ? çünkü burada "bir yıl" boyunca sürecek bir çalışmadan bahsettim, her gün 1.5 sayfa yazın dedim. 1.5 sayfa yazma kısmı kolay. Ama bunu 1 yıl boyunca yapmanız söylendiğinde bu pek çok kişinin gözünü korkutur. İnsanlardan bir yıl boyunca sürekli aynı şeyi sürdürmesini istediğinizde, kişiler ileriye bakma ve negatif bir ruh hali geliştirme eğilimine girerler. Öyleyse ne yapmalıyız. Haydi işi biraz daha parçalara ayıralım:

   Bu kez sizden, "bugün" 1.5 sayfa yazı yazmanızı istiyorum. Bunu isterken bir yıl, bir ay, bir hafta boyunca demiyorum. "Bugün 1.5 sayfa yazı yaz" diyorum, daha ötesine bakmanızı istemiyorum. Pek çok kişi bunu rahatlıkla kabul edecektir. Hatta 400 sayfalık bir kitap yazmanın kendileri için imkansız olduğunu düşünenler bile.

   Yarın olduğunda bu kişilerden yine aynı şeyi isteyeceğim, ve onlara şöyel diyeceğim "düne bakma, yarına da, asıl olan bu gündür ve bugün yapman gerek 1.5 sayfa yazı yazmaktır". Sizce yapabilirler mi?

  Buradaki teknikte yapılması gereken işin yanı sıra zamanı da parçalara ayırmış oluyoruz. Önemli bir işin için gereken zamanı bir günlük zaman dilimlerine bölüyoruz. Aynı anda yapılması gereken işin kendisini de parçalara ayırmış bulunuyorsunuz. İnanın bana bu tekniği bir yıl boyunca uygularsanız, sonunda hepinizin 400 sayfalık bir kitabı olacaktır !

  Eğer gözünüzü korkutan bir işle karşılaştığınızda, içinde bulunduğunuz günü esas alır, geriye ve ileriye bakmadan günlük görevlerinizi yerine getirirseniz başaramayacağınız iş yoktur.

  Unutmayın en uzun maraton koşusu bile "tek bir adım ile başlar". Kalkın ve ilk adımızını hemen şimdi atın.

Chuck Gallozzi, "Procrastination is the grave in which oppurtunity is buried" ve
Jim Rohn, "Ending procrastination" adlı makalelerinden çeviren ve derleyen Nüvide G. Tulgar

Images

Apple şirketinin kurucusu kişisel bilgisayarların mucidi Steave Jobs un konuşması

Bugün kullandığımız bilgisayarların temelini atan, Apple Macintoch, iPod, iTunes, iCon gibi şeyleri icad eden, ve şimdi milyar dolar gelir elde eden adam, Stanford Üniversitesi mezuniyet töreninde konuşuyor.12 Haziran 2005. Stanford Stadyumu; 4.662 mezun, 23.000 izleyici.
“Bugün dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin diploma töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum. Ben üniversiteden hiç mezun olmadım. Doğruyu söylemek gerekirse, mezuniyete en yaklaştığım an da bu an!
Sizlere hayatımla ilgili üç hikaye anlatacağım. Hepsi bu. Büyütülecek birşey değil. Sadece üç hikaye.
İlki noktaları birleştirmekle ilgili.
İlk 6 aydan sonra Reed Üniversitesinde derslere girmeyi bıraktım, ancak gerçek anlamda okulu bırakana kadar bir 18 ay kadar daha okulda kaldım. Okulu neden bıraktım?
Olay ben doğmadan başlamıştı. Biyolojik annem genç, evlenmemiş bir üniversite mezunuydu ve beni evlatlık vermeye karar vermişti. Beni üniversite mezunu bir çiftin evlatlık almasını çok istiyordu, sonunda da bir avukat ve karısı tarafından alınmam için herşey hazırdı. Tek sorun, ben ortaya çıktıktan sonra, beni evlat edinecek çiftin esasında bir kız çocuğu istediklerini anlamış olmalarıydı. Bir gece yarısı, bekleme listesinde olan müstakbel aileme bir telefon geldi: “Elimizde beklenmedik bir erkek bebek var, onu istiyor musunuz?”. Onlar da “tabii ki” diye yanıtladılar. Biyolojik annem, annemin üniversiteyi, babamın ise liseyi bile bitirmemiş olduğunu öğrendiğinde evlatlık verme işlemini tamamlayacak son kağıtları imzalamayı reddetti. Ancak birkaç ay sonra, ailemin beni üniversiteye yollayacaklarına dair söz verdikten sonra ikna oldu.
Ve 17 sene sonra üniversiteye başladım ama saf bir şekilde neredeyse Stanford kadar pahalı bir okul seçtim, ve emekçi ailemin bütün birikimleri benim okul parama gidiyordu. Altı ay sonra, buna değmeyeceğini farkettim. Hayatımla ilgili ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu ve üniversitenin de bunu bulmam için bana nasıl fayda sağlayacağını çözememiştim. Ve orada durmuş ailemin hayat boyu biriktirdiği parayı harcıyordum.. Sonuçta okulu bırakmaya ve herşeyin yoluna gireceğine inanmaya karar verdim. O zaman çok korkutucu gelmişti ama geriye dönüp baktığımda hayatımda verdiğim en iyi kararlardan biri olduğunu görüyorum. Okulu bıraktığım an, zorunlu fakat gereksiz olan ve ilgimi çekmeyen tüm dersleri almama gerek kalmamıştı. Böylece sadece bana ilginç gözüken derslere girebilecektim.
Bu aslında hiç de romantik bir durum değildi. Yurt odam olmadığından arkadaşlarımın odalarında yerde yatıyor, kola şişelerinin 5 sentlik depozitolarıyla yemek alıyor, her pazar akşamı güzel bir yemek yemek için 7 mil uzaktaki Hare Krishna kilisesine gidiyordum. Çok güzeldi. Merakım ve sezgilerim sayesinde içine düştüğüm çoğu şey daha sonra benim için paha biçilmez deneyimlere dönüştü.
Bir örnek vereyim: O zamanlar Reed Üniversitesi muhtemelen ülkedeki en iyi kaligrafi dersini veriyordu. Kampüsteki her poster, çekmecelerdeki her etiket, çok güzel şekilde elle kaligre edilmişti. Okulu bırakmış olduğum ve zorunlu dersleri almak zorunda olmadığım için kaligrafi dersi alıp nasıl yapıldığını öğrenmeye karar verdim. Serif ve san serif yazı karakterleri, değişik harf kombinasyonları arasındaki boşluğu ayarlama ve harika bir tipografiyi harika yapanın ne olduğu hakkında çok şey öğrendim. Çok güzeldi; tarihsel ve sanatsal olarak o kadar inceydi ki bilim hiçbir şekilde bunu yakalayamazdı ve ben bunu muhteşem buldum. Bunların hayatımda pratik bir uygulama bulma olasılığı yoktu. Ama on sene sonra, ilk Macintosh’u tasarlarken, bir anda aklıma geliverdi. Bunların hepsini Mac’te kullandık. Mac güzel bir tipografiye sahip ilk bilgisayardı.
Eğer o derse hiç girmemiş olsaydım, Mac hiç çok yönlü yazı karakterlerine veya boşlukları doğru orantıda kullanan fontlara sahip olmayacaktı. Windows da Mac’ten kopyaladığına göre, hiçbir kişisel bilgisayarın bunlara sahip olmayacağı muhtemeldir. Okulu bırakmamış olsaydım, o kaligrafi dersine girmemiş olacaktım, ve kişisel bilgisayarlar şu an sahip oldukları o harika tipografiye sahip olamayabileceklerdi. Tabii ki üniversitedeyken noktaları ileriye bakarak birleştirmek imkansızdı. Fakat on sene sonra geriye dönüp baktığımda herşey çok ama çok berraktı.
Tekrar söylüyorum, noktaları ileriye bakarak birleştiremezsiniz; onları sadece geriye baktığınızda birleştirebilirsiniz. Noktaların gelecekte bir şekilde birleşeceğine inanmanız gerekiyor. Bir şeye güvenmelisiniz – tanrıya, cesaretinize, kaderinize, hayata, karmaya, herhangi bir şeye. Bu yaklaşım beni hiçbir zaman yolda bırakmadığı gibi hayatımı da bütünüyle değiştirdi.
İkinci hikayem sevgiyle ve kaybetmekle ilgili.
Hayatımın erken bir döneminde neyi sevdiğimi bulduğum için şanslıydım. Woz (Steve Wozniak) ve ben Apple‘ı 20 yaşındayken ailemin garajında kurduk. Çok yoğun çalıştık, ve 10 sene sonra Apple garajdaki iki kişiden, 4000 çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir şirkete dönüşmüştü. En nadide ürünümüz Macintosh’u piyasaya sürdüğümüzde ben 30 yaşına yeni basmıştım.
Ardından kovuldum.
Kendi kurduğunuz bir şirketten nasıl kovulabilirsiniz? Şöyle: Apple büyük bir şirket haline geldiği için biz de şirketi benimle birlikte yönetebilicek, yetenekli olduğuna inandığım birini işe aldık ve ilk sene işler iyi gitti. Fakat daha sonra, geleceğe yönelik görüşlerimiz farklılık göstermeye başladı ve bir noktada koptu. Bu noktada yönetim kurulumuz onun tarafında yer aldı. Sonuçta 30 yaşında dışarıda kalmıştım. Hem de herkesin gözü önünde. Hayatımın odak noktası olan şey bir anda yokolmuştu, bu büyük bir yıkımdı.
Birkaç ay ne yapacağımı bilemedim. Bir önceki girişimci nesli yüz üstü bırakmış, rütbe tam bana teslim edilirken onu elimden düşürmüş gibi hissetmiştim. Dave Packard ve Bob Noyce’dan bu başarısızlığım için özür diledim. Fazla göz önünde olan bir başarısızlık sembolü olmuştum ve vadiden kaçmayı bile düşündüm. Fakat içimde bir şeyler uyanmaya başladı, yaptığım işi hala sevdiğimi farkettim. Apple’da olanlar bunu en ufak şekilde değiştirememişti. Dışlanmıştım ama hala aşıktım. Ve yeniden başlamaya karar verdim.
O zaman farkına varmamıştım ama Apple’dan kovulmak başıma gelebilecek en iyi şey olmuştu. Başarılı olmanın ağırlığı yeniden başlamanın hafifliğiyle yer değiştirmişti, hiçbir şey hakkında eskisi kadar emin değildim. Hayatımın en yaratıcı dönemine girmek üzere özgürleşmiştim.
Sonraki beş sene NeXT adında bir şirket kurdum, Pixar adında başka bir şirket, ve eşim olacak inanılmaz kadına aşık olmuştum. Pixar’da dünyanın ilk bilgisayar animasyon filmi Toy Story‘yi yarattık ve şu an dünyanın en başarılı animasyon stüdyosuyuz. İnanılmaz olaylar zincirinden sonra, Apple NeXT’i satın aldı, ben Apple’a döndüm ve Apple’ın yenilenmesinin kalbinde NeXT’te geliştirdiğimiz teknoloji yatıyor. Ve Laurence ile harika bir aile kurduk.
Apple’dan kovulmamış olsaydım bunların hiçbirinin olmayacağından son derece eminim. Tadı çok kötü bir ilaçtı, ama sanırım hastanın da buna ihtiyacı vardı.
Bazen hayat kafanıza bir tuğlayla vurur. Sakın inancınızı kaybetmeyin.
Devam etmeme sebep olan şeyin yaptığım işe olan aşkım olduğuna ikna olmuş durumdayım. Neyi sevdiğinizi bulmanız gerek. Ve bu aşklarınız için geçerli olduğu gibi işiniz için de geçerlidir. İşiniz hayatınızın büyük bir kısmını kaplayacak ve gerçek anlamda tatmin olmanın tek yolu harika bir iş olduğuna inandığınız şeyi yapmanızdır. Ve harika bir iş yapmanın tek yolu ise yaptığınızı sevmenizden geçer. Henüz bulamadıysanız, aramaya devam edin.
Durulmayın. Tüm gönül meseleleri gibi, onu bulduğunuz zaman anlayacaksınız. Ve her büyük ilişki gibi, seneler geçtikçe daha da güzelleşecek. Yani bulana kadar devam edin. Yılmayın.
Üçüncü hikayem ölüm hakkında.
On yedi yaşındayken, şöyle bir şey okumuştum:
“Her gününü, hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın.”
Bu cümle beni çok etkilemişti ve o günden bu yana, yani 33 yıldır, her sabah aynaya bakıp, kendi kendime hep şunu sordum: “Eğer bugün hayatının son günü olsaydı, bugün (normalde) yapacağın şeyleri yapmak ister miydim?” Uzun süre art arda, “Hayır,” yanıtını verdiğimde, bir şeyleri değiştirmem gerektiğini anladım.
İnsanın kısa süre içinde öleceğini bilmesi, yaşantısına damga vuracak kararlar vermesi açısından büyük önem taşır. Çünkü her şey, tüm dış beklentiler, gururlar, küçük düşme ya da başarısızlık korkuları – tüm bunlar ölüm karşısında değerlerini yitirir, yalnızca ölümdür önemli olan.
Kaybedecek bir şeyler olduğu (tuzak) düşünceyi yok etmenin en iyi yolu insanın öleceğini hatırlamasıdır. Zaten çıplak ve savunmasızsın. Yüreğinin sesini dinlememen için hiçbir neden yok.
Bir yıl kadan önce bana kanser teşhisi kondu. Sabah 7:30?da girdiğim ultrasonda pankreastaki tümör bariz bir şekilde görünüyordu. Bense pankreasın ne olduğunu bile bilmiyordum. Doktorlar bu tip bir kanserin tedavisinin neredeyse imkansız olduğunu ve üç ila altı aydan fazla yaşamayı beklemememi söylediler. Bu, çocuklarınıza ilerideki 10 yıl içinde söyleyeceklerinizi birkaç ay içinde söylemeye çalışmak demekti. Bu, aileniz rahatı için gerekli herşeyin kısa zamanda yapılması demekti. Bu veda etmek demekti.
Bütün gün o teşhisle yaşadım. Akşama doğru biyopsi yapıldı, boğazımdan bir endoskop soktular, mide ve bağırsaklarımdan geçerek bir iğneyle pankreasımdaki tümörden birkaç hücre aldılar. Ben narkozla uyutulmuştum, fakat eşimin söylediğine göre doktorlar alınan hücreleri mikroskobun altına koyduklarında sevinç çığlıkları attığını söyledi. Benim kanserim ameliyatla tedavi edilebilecek bir türdenmiş. Ameliyat oldum ve şimdi iyileştim.
Beni ölüme en çok yaklaştıran olay budur ve umarım uzun yıllar boyunca bir daha bu denli yaklaşmam. Bu deneyimi yaşamış biri olarak diyebilirim ki ölüm faydalı fakat sadece entelektüel bir kavramdır.
Hiç kimse ölmek istemez. Cennete gitmek isteyenler bile, oraya gitmek uğruna ölümü göze almak istemezler. Oysa ölüm hepimizin ortak sonu. Şimdiye dek hiç kimse ölümden kaçamamıştır. Bunun böyle de olması gerekir, çünkü ölüm hayatın en güzel icatlarından birisi. Hayat’ın değişim ajanı. Yenilere yer açmak için, eskilerden kurtulmanın tek çaresi. Şu an için yeni sizsiniz, ama günün birinde, üstelik pek yakında siz de eskiyecek ve aradan çıkarılacaksınız. Bu kadar acımasız olduğum için üzgünüm, ama gerçek bu.
Zamanınız kısıtlı, bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp kalmayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun. Kalbiniz ve sezgileriniz ne yapmak istediğinizi bilirler. Bunun dışındaki herşey ikinci planda.
Gençliğimde, bizim neslin kutsal dergilerinden biri sayılan, The Whole Earth Catalog adında inanılmaz bir yayın vardı. Menlo Park yakınlarında yaşayan Steward Brand adında biri tarafından şiirsel bir tarzla kaleme alınmıştı. Size anlattığım bu olay, 1960′lardan kalma, masa üstü bilgisayarlardan ve bilgisayar destekli yayınlardan önce, yani bu dergi daktilolar, makaslar ve polaroid kameraların yardımıyla yapılmıştı. Google ortaya çıkmadan 35 yıl önce, dergi formatında bir Google gibiydi: idealistti, anlaşılır bilgiler ve harika görüşlerle doluydu.
Stewart ve ekibi bunun birçok baskısını yayımladılar ve dergi miyadını doldurduğunda son bir baskı yaptılar. 1970′lerin ortalarıydı, o zamanlar sizin yaşlarınızdaydım. Son baskının arka kapağında, sabahın erken saatlerinde çekilmiş bir yol fotoğrafı vardı, hani her maceracının kendini otostop çekerken bulabileceği yollardan biri.
Fotoğrafın altında şu sözler yer alıyordu: “Aç Kalın, Budala Kalın (Stay Hungry. Stay Foolish).” Aramızdan ayrılırken bize verdikleri veda mesajları buydu. Aç Kalın, Budala Kalın. Kendim için hep bunu diledim. Ve şimdi, sizin için de aynı dilekte bulunuyorum:
Aç Kalın, Budala Kalın.
Hepinize çok teşekkür ederim.”
Steve Jobs
Images

Sevgi Emek İster

Arkadaşlık Dostluk Emek İster,Bir varmış bir yokmuş...
İnsanoğlu bir gün arkadaşlık ve dostluk kavramıyla tanışmış, insanoğlu arkadaş ve dost kavramının ne işe yaradığını, insan hayatında gerek olup olmadığını henüz bunun ne anlama geldiğini bilmediklerini fark etmişler.
İnsanoğlu kendini geliştirmek için, daima bazı olguları hayatlarına, yaşamlarına dâhil edip gelişme isteklerini uygulamaya başlamışlar, önce arkadaş nedir?
Düşünmeye başlamışlar.
Kendi aralarında yaşadıklarını incelemeye başlamışlar kimi insanlar bir başka insanla çok zaman geçiyor, onunla konuştuklarını başka insanoğluna anlatmıyor, ne zaman birinin sıkıntısı olsa diğeri onun yardımına koşuyorlarmış...
Bu görüntüyü diğer insanoğlu pek anlayamamış neden böyle yapıyor bunu kavramakta çok zorluk çekiyorlarmış.
Kavramakta zorluk çeken insanoğlu paylaşımı yardımlaşmayı bilmeden sadece gün geçirmek menfaatlerini karşılamak için bir araya gelen insanoğulları hiçbir zaman uzun süren birliktelik yaşılamadıkları için sık sık yalnızlıktan şikâyet eder olmuşlar.
Düşünmeye tekrar başlamışlar nerde yanlış yaptık diye...
O çok iyi anlaşan arkadaşlar, arkadaşlıklarını ilerletme çabasıyla birçok şey paylaşırken, gün gelmiş arkadaş anlamından farklı başka bir kavramı hissetmişler ve merak etmişler bu kadar paylaştıklarından sonra bu yeni kavrama ihtiyaç varmıydı acaba? Düşünmeye başladılar.
Arkadaş olarak paylaşıma, yeni duygular eklenmeye başlanmış, öyle yoğun duygu oluşmuş artık hayatlarının içinde yer almaya başlamışlar...
Daima birbirlerini arar sorar bir halde ve tüm ailenin fertleriyle bile ilgilenmeye başlamışlar karşılıklı, görmedikleri zaman endişe ve korkuya kapılıp bir an evvel arkadaşına nasıl ulaşacağının telaşını tanımaya başlamışlar...
İnsanların hayatlarının içine yeni bir kavram daha girmiş bunun adına da DOST demişler...
İnsanoğlu zamanla çok geliştirmiş kendini arkadaşlık, dostluk kavramlarına ne kadar katkı yaptıklarını, ne kadar geliştirdiklerini bu güne bakıp bir daha üzerinde düşünülmelimi?
Evet,hepimizin aradığı huzur!
Etrafına huzur saçan, gözlerinin içi gülen insanlar, olsun istiyoruz yanı başımızda, hani şu eskilerin tabiriyle, öyle arkadaşlar dostlar arıyoruz ki, ömrümüze ömür katsın!
Onları yalnız bu dünyada değil, öbür dünyada da isteyelim, yani ahretliğimiz olsun…
Bir gün bunalırsan, sıkıntını paylaşmak istersen
BENİ ARA,İki elim kanda olsa gelirim, sıkıntılarını yok ederim
Bir gün ağlayacak gibi olursan da ,BENİ ARA,Seni belki güldüremem ama Söz veriyorum,Seninle birlikte ağlayabilirim, Bir gün uzaklara kaçmak istersen
Beni aramakta çekinme, seni belki durduramam ama
Senle birlikte koşabilirim…Bir gün yüksek bir köprüden, atlamaya kalkarsan da
ARA BENİ,Seninle birlikte atlayamam AMA,Aşağıda bekler, seni tutabilirim bir gün her hangi bir konuda,Kararsız kalırsan,ARA BENİ
Seni Senden fazla düşünür, sana fikirler verebilirim…
Bir gün kimseyi dinlememeye, karar verirsen de,ARA BENİ,Ağzımı açmayacağımı, söyleyemediklerini bile Dinleyeceğim bil…Bir gün Beni üzdüğünü düşünürsen de çekinme yine,ARA BENİ,Göreceksin…
Sana kıyamam kızamam üzmem seni
Bir gün beni ararsan ve benden, karşılık alamazsan
SÖZ VER,O zaman sen ulaşmalısın bana, Çünkü
O zaman bir MELEĞE gereksinim duyduğumu bilmelisin
Seni Seviyorum DOSTUM…
Dostlukları bu güzel dizelerdeki gibi yaşamayı kaç kişi başarabiliyor acaba?
İnsanlar dostluktan ne anlıyor acaba? Bunu bir anlamak lazım ben insanların çoğunun bu dostluk kavramını çok iyi anladıklarını sanmıyorum. Her kes arkadaş olabilir ama DOST olmayı başarmak çok EMEK ister. Sevgi emek ister. Dostluk emek ister...Kalite sadece kıyafet alımında kullanılan bir kelime değildir. Dostluk da kaliteli yaşanırsa uzun ömürlü olur, ama günümüzde her şeyi çabuk tükettiğimiz gibi insan ilişkilerini de hem kalitesiz ve çabuk tüketen bir toplum olarak bunun sıkıntısını çok yaşar olduk, insanlar bir birine güvenemez oldu. Ben arkadaşlık ve dostluk adına çok şanslı buluyorum kendimi ve çok zenginim DOSTLUK adına.
Çok dostum yok ama var olanlarla çok zenginim ben dostlarını yüreğindeki en güzel çiçek bahçesinde taşıyan biriyim. Bu çiçek bahçesinde yanlışlık yapan dost olursa onlar bile kırılmaz, onlar bir zamanlar dost gibi göründükleri için değil insan oldukları için özen gösterilir ben de. Diyorum ya ben dostlarım sayesinde dünyanın en zengin insanıyım. her kes benim dostum olmaz dostum olanda bensiz yaşayamaz çünkü ben her derdi ve zor Gürünlerinde yanlarındayım. İyi günlerinde yanlarında olmak tabii ki mutluluk verici ama zor günlerinde onların acılarıyla yaşamak işte DOST luğun anlamı bu...

Images

Kişiler başarısız olmaz; olaylar başarısız olur. Kişiler öğrenirler

 
“Kişiler başarısız olmaz; olaylar başarısız olur. Kişiler öğrenirler” Donald Winkler Zorluklarla Başa Çıkabilen Lider Winkler, organizasyonel dilin bükülmesi gerektiğini söylüyor. Var olduğu ortamlarda “fakat” kelimesinin kullanılmasına izin vermiyor; daha yapıcı ve kapsamlı olan “ama”yı bağlaç olarak kabul ediyor. “Kişiler başarısız olmaz; olaylar başarısız olur. Kişiler öğrenirler” diyor.
Winkler, kullandığı dil olan, “zorluklarla başa çıkabilen lider”in dili, kendi oluşturduğu ve anlattığı organizasyonel değişim için bir strateji konumunda. Bu dili yıllar önce, mühendisken, sürekli gelişim ve farklı organizasyonlar için bir düşünce metodu olarak oluşturmuş. Winkler işe, her şeyi yazarak başlarmış. Dikkatli alınan notlar düşüncelerinin hayalinde canlandırmasına yardımcı olmuş. Amacı üzerine çok fazla düşündükten sonra amaçlarını gerçekleştirebilmek için kendi kişisel misyonunu nasıl sürdüreceğini de düşünmüş. “Eğer bir şey benim için işe yarıyorsa, iş içinde işe yaramalıdır” diyen Winkler sözlerine şu şekilde devam ediyor: “Organizasyon bir amaç üretmeli, hep beraber amaçları ve stratejilerin taslağını çıkarmalıdır. Zorluklarla başa çıkabilecek liderlik: ” Başka türlü gerçekleşmeyecek ya da başka türlü başarının gerçekleştiği bu yola sapamayacak bir şeyi yaratmaktır.” Yine, liderlik, kendileri emekleriyle bir yerlere gelmeyenleri o yerlerden almaktır.” Organizasyonda Liderlik Süreci Bu liderlik sürecinin, stratejik vizyon, amaç ve değerlerin yeniden değerlendirilmesiyle başladığını söyleyen Winkler: “İnsanları bir odada bir araya koyun. Kendilerine ve birbirlerine şu soruları sormalarını sağlayın: ” Biz neden buradayız? Amaçlarımız anlaşıldığında neye benzeyecek? Başarılı bir son hayal ettiğimizde ne göreceğiz?” Vizyonu gerçekleştirmek durumundayız ve bunu organizasyonda diğerleriyle paylaşmalıyız” diyen Winkler´in ilk uygulamasının amacı kişilerin yeni yollarla düşünmelerini sağlamak, yeni fikirlerini ortaya koymak ve bazı yenilikçi yaklaşımlar için anlara ilham vermekmiş.
Winkler´in iddiasına göre herhangi bir işte “var olan görüş” ve “daha iyi görüş” olmak üzere 2 görüş vardır. Var olan görüş statik yolu yansıtır ve sıkça seçilen bir yoldur. Daha iyi olan görüş ise sonsuz olasılıkların dünyasında en sık kullanılan yöntemdir. Hata Korkusu Çalışanların katılımcı olduğu “zorluklarla başa çıkabilen liderlik” seminerlerinde Winkler şu şekilde konuşuyor: ” Paradigma, düşünmeyi sınırlayan ve büyümeyi engelleyen bir kutudur. Bizim, bu kutunun içinde kalmamızın pek çok nedeni vardır. Fakat bir numaralı neden hata korkusudur. Bu kutudan kurtulmak için soru sormamız gereklidir. Büyümeyi engelleyen stratejik konular nelerdir? Onları belirlemeye nasıl başlarsınız? Hangi projeleri harekete geçireceksiniz?” Bu sorulardan bazıları. Kutudan kurtulduktan sonra ne geliyor? Vizyonu stratejiye dönüştürmek. “Bu yapabilecek en zor iştir” diyor Winkler. Zordur diyor çünkü uygulama, insanları, önemli olanın hangisi olduğuna karar vermeleri için, vizyonu pratikle hizaya getirmeye zorluyor.
Winkler konferanslarında işe, salondaki herkese birey olarak stratejik konulardan hangilerinin önemli olduğuna karar vermelerini isteyerek başlıyor. Bu durumun, birçok yönetici için zor olduğunu, ancak bir defa karar verildikten sonra sıranın tartışmaya ve görüşmelere geldiğini söylüyor. “İş yerinizdeki değerler değiştiğinde, zorluklarla gerçekten başa çıktığınızı bilmelisiniz” diyen Winkler sözlerine şu şekilde devam ediyor: “Bu değişiklikleri bir gecede göremeyeceğiniz kesindir. Bazı rakamların pozitif olduğunu görebilirsiniz. Fakat gerçekten bir şeyler gerçekleştirdiğinizi görmek istiyorsanız iş yerinizin kültürünü üç ya da beş yıl gözlemlemelisiniz.”
Sevgiyle kalın
Alıntı: Funda TAŞDEMİR Kaynakça : Los Angeles Times Syndicate Int. / Dünya Globus Yayın Grubu -2001 Ekonomi-
Images

Bir Şeyi Tekrarlıyorsak Bir Bildiğimiz Var da O Yüzden…

 
Kişisel gelişimle biraz ilgiliyseniz, “Hedeflerinizi belirleyin. Bunları yazn. vs… gibi sözleri sıkça duymuşsunuzdur.
Peki ! Uyguladınız mı? Lütfen, yanıt vermeyin… Genel çoğunluk gibiyseniz, yanıtı hepimiz biliyoruz, öyle değil mi? :) )
Hatta belki de diyorsunuz ki: ” Kaç kez daha aynı şeyleri söyleyip duracaksın?”
Bir gün kasabanın çok sevilen imamı, her zamanki gibi bir vaaz vermiş. Ancak bu seferki vaazı biraz farklıymış. O kadar güzel bir konuyu o kadar içten anlatmış ki, herkes büyük alkışlardan sonra gelip, kendisini tebrik etmiş.
Bir süre sonra, yine bir vaaz günü, imam aynı vaazı tekrarlamış. Bu sefer, tebrike gelenlerin sayısı biraz azalmış. Bir süre sonra, yine aynı vaaz, yine aynı vaaz derken, tebrik edenler kalmadığı gibi, homurdanmalar da yükselmeye başlamış. İmam, sevilen bir imam olmaya bir imammış ama, sonunda dinleyicilerden biri dayanamamış ve atılmış:
  • “Hocam sanki bu vaazı daha önce de vermiştin.”
  • “Bunu fark ettiğinize sevindim.”
  • “Hocam, yeter ya! Kaç defa daha aynı vaazı duyacağız? Şu vaazı ne zaman değiştireceksin?”
Hocanın yanıtı gayet net olmuş:
  • “Dediklerimi yapmaya başladığınız zaman…”
Bilmiyorum mesajı aldınız mı? Bir şeyi tekrarlıyorsak, bir bildiğimiz var da o yüzden… :) )
(Ali Dinler ‘ in Hayalleri Olan İnsan Durdurulamaz Kitabında alınmıştır)