Gelişen dünyada sorun yaşamaya devam ettiğimiz konulardan biri, kontrol etme isteğimizdir. Kendimizi ve çevremizdekileri kontrol etmeye çalışır, çoğu zaman bu kontrollerin farkına bile varmayız. Önce üzerimizdeki kontrolleri fark edip gevşetebilirsek, başkaları üzerindeki kontrolümüzü de bırakmayı deneyebiliriz.
Düşüncelerimizi ve görünüşümüzü kontrol etmek
Düşüncelerimizi denetlemeye çalışırız. Olumsuz bir düşünceye sahip olmanın bizi kötü biri yapacağından korkar; “Sadece iyi şeyler düşünmeliyim” deriz. Negatif sözlerin çoğalıp pozitifi ele geçireceğine inanır, karanlık kelimesini bile kullanmaktan kaçınabiliriz. Böylece kendimizi sınırlarken içimizden geçenleri olduğu gibi görmemizi de zorlaştırırız.
Bakışlarımızı, jest ve mimiklerimizi, nasıl göründüğümüzü kontrol etmeye çalışırız. Beğenmediğimiz taraflarımızı saklayıp eleştiriden korunmak için dışarıya farklı bir görüntü veririz. Bir an durup aynadaki yüzümüzün ötesine, kendi benliğimize samimiyetle bakmayı deneyelim. “İyi hissetmek için güzelmişim gibi davranmalıyım” ya da “Hiç güzel değilim” diyen iç sesimiz, çoğu zaman önce yargılayıp ardından kendi yargımıza tutunduğumuzu gösterir. Görünüşümüzü kontrol ederken yeni kontroller yaratır, hatta kontrolleri bile kontrol ederiz.
Bir sabah, başkalarının yargılarını düşünmeden, nasıl giyineceğimizi uzun uzadıya denetlemeden istediğimiz gibi giyinmeyi deneyebiliriz. Belki de kendimize buna izin vermediğimizi fark ederiz. Çünkü bazen özgürleşmeye çalışırken bile sınırlarımızı korumaya devam ederiz.
İnançlar, duygular ve ilişkiler üzerindeki sınırlar
Ruhsallığımızı ve inançlarımızı da kontrol etmeye çalışırız. Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna dair yeni kurallar koyarız. İnançlarımız yalnızca belirli şeyleri yapabileceğimizi söylüyor ve bizi daraltıyorsa, bu sınırları sorgulamak gerekir. Yazının önerdiği gibi, karşıt kutbu düşünmek ezberleri görmemize yardımcı olabilir; bunu başkalarına zarar vermek olarak değil, katı yargılarımızın nereden geldiğini fark etmek olarak ele alabiliriz.
Kendimize kızmaya bile izin vermediğimiz olur. Erdemli olmanın hiç öfkelenmemek anlamına geldiğini düşünürüz. Oysa öfkeyi fark etmek, onu başkasına zarar verecek biçimde dışa vurmakla aynı şey değildir. Benzer biçimde, nazik konuşmayı sevgi adına yaptığımızı söylerken bazen kendimizi ve çevremizdekileri boğarız. Dürüst ve açık olmak yerine, yanlış bir şey söyleme korkusuyla kontrol etmeyi seçeriz.
“Kontrolü bırakırsam buzdolabındaki her şeyi yerim”, “Toplumda kabul görmek için belli bir biçimde görünmeliyim” ya da “Sesimi çıkarmamalıyım” gibi düşünceler, kendimizi nasıl kısıtladığımızı gösterir. Buradaki mesele sorumluluğu yok saymak değil; her şeyi kontrol etme isteğinin hayatımızı ne kadar daralttığını fark etmektir.
Bolluk, para ve kontrol etme isteği
Bolluğumuzu da kendi yargılarımızla sınırlandırabiliriz: “Ancak bu kadar kazanabilirim”, “Bundan fazlasına hakkım yok” ya da “Bu kadarına değerim.” Bir yandan daha fazlasını ister, diğer yandan mümkün olanı kendi düşüncelerimizle kısıtlarız. Kişisel gelişim, din veya felsefe alanında eğitim verenlerin gelirleri üzerine yargılar kurarken, bu yargıların kendi imkânlarımıza bakışımızı da etkileyebileceğini gözden kaçırırız.
Parayı her şeyin ölçüsü gibi görüp her kuruşu hesap etmek, gelirimizdeki her değişikliği felaket saymak yorucu olabilir. Yazı, paylaşmanın ve akışa güvenmenin önemini hatırlatırken, parayla ilgili korkularımızın da kontrol alışkanlığımızın bir parçası olabileceğini söylüyor. Hayatı akışına bırakmak, tüm kararları düşünmeden vermek değil; kaybetme korkusunun bizi bütünüyle yönetip yönetmediğini fark etmektir.
Kontrolleri fark etmek ve akışa güvenmek
Bu kontroller nedir biliyor musunuz? Yazının yanıtı, enerjinin kısıtlanması ve gelişimin yavaşlamasıdır. Eski anlayışlarımızın yerine yenilerini koyamadığımızda benliğimiz kendini korumaya çalışır. Kontrolü bırakmaya karar verdiğimizi söylesek bile “Bir iki kontrolü bırakayım ama hepsini değil; sonra başkaları ne der?” diyerek yeni sınırlar oluşturabiliriz. Başkalarının söyleyeceklerinden korksak da onların yargıları hayatımızın tek ölçüsü olmak zorunda değildir.
Kontrolü bırakmak ve akışa güvenmek, her koşulda dikkatsiz davranmak anlamına gelmez. Örneğin araba kullanırken gereken dikkat ile kaygı içinde her şeyi aşırı denetlemeyi birbirinden ayırabiliriz. Kendimize şu soruyu sorabiliriz: Daha sağlıklı karar vermemizi sağlayan şey sakin ve uyanık olmak mı, yoksa korkuyla her ihtimali kontrol etmeye çalışmak mı?
İnanç sistemleri, gelenekler ve toplumun beklentileri bizi etkileyebilir. Bunları fark etmek, yargılamak yerine anlamaya çalışmak ve artık bize hizmet etmeyenleri salıvermek mümkün. Duyularımızı ve düşüncelerimizi sürekli denetlerken akışa bırakmaktan söz etmek kolaydır; asıl mesele, uygun olmayan anlarda yeniden kontrol kurduğumuzu fark etmektir. Yalnızca iyi düşünmemiz gerektiği inancı da düşüncelerimizi yargılamamıza yol açabilir.
Geçmişte, dünyada var olabilmek ve yaşamımızı sürdürebilmek için bazı kontroller oluşturmuş olabiliriz. Şimdi ise bunların hangilerinin hâlâ gerekli olduğunu, hangilerinin bizi sınırladığını sorgulayabiliriz. Her şeyi denetlemediğimiz ve kontrol etmek için sürekli enerji harcamadığımız bir yaşam nasıl olurdu? Kendimize güvenmek, olduğumuzdan fazlasını göstermeyi bırakmak ve başka olasılıklara izin vermek bu soruya yaklaşmanın yollarıdır. Kontrolleri fark edip gevşetmeye başladığımızda, kendi potansiyellerimize ve hayatın akışına daha açık olabiliriz.
Kaynak: Mustafa Kartal







