Allah ile aldatmanın “Arapçacılık” ayağı
Allah ile aldatmanın bu ayağı, Arap dilini kutsal ilan etmek için dinin kullanılmasıyla yürütülen bir zulümdür. Arapçanın “Allah’ın dili” olduğu ve onsuz ibadet yapılamayacağı iddiası, dinî bir dayatma hâline getirilmiştir. Oysa yazarın vurguladığı üzere, dinde dokunulmaz sayılan birçok fakihin görüşü de bu iddiayla örtüşmez. Arapçayı kutsallaştırma yoluyla yürütülen kültürel hegemonya, önündeki engellere yaşama hakkı tanımamıştır.
Öztürk, bu uygulamayı engizisyon papazlarının yaklaşımına benzetir. Ona göre bu anlayış, kendisini “bütün insanlığın, bütün zamanların dini” olarak tanıtan İslam’ı yalnızca Arapların dini gibi gösteren ağır bir haksızlıktır. Bu durumdan en çok zarar gören kitlelerden biri de Türk halkı olmuştur.
Yazar, Diyanet İşleri Başkanlığının geçmişteki tutumunu da eleştirir. Aktardığına göre, Türkçe Kur’an okuyarak namaz kılınabileceği yönündeki yaklaşım uzun süre tartışma konusu olmuş; daha sonra Diyanet’in Tarabya’da topladığı bir şurada bu yönde hükme varılmıştır. Herkesin kendi diliyle ibadet etmesinin İslam’a uygun olduğu konusunda Öztürk’ün Ana Dilde İbadet Meselesi adlı eserine gönderme yapılır.
Vahiy dili ve mesajın anlaşılması
Yazının temel sorularından biri şudur: Arapça kutsal dil midir, yoksa kutsal olan taşınan mesaj mıdır? Öztürk, Kur’an’a göre her peygamberin hitap ettiği toplumun diliyle konuştuğunu ve vahiy aldığını belirtir. Bunun hikmeti, mesajın muhataplar tarafından anlaşılabilmesidir (İbrahim, 4). Ayrıca Kur’an’da bütün toplumlara bir peygamber gönderildiği bildirilir.
Bu yaklaşımın dinî bakımdan sonucu, hiçbir dilin diğerinden daha kutsal veya üstün olmadığıdır. Kutsal olan, Allah’ın bildirdiği buyruklar ve gerçeklerdir; dil ise bunları iletmenin aracıdır. Yazar, bütün dilleri Allah’ın ayetleri arasında sayar ve bu görüşünü Rûm suresinin 22. ayetiyle ilişkilendirir.
Hz. Muhammed’in ilk muhatapları Arapça konuştuğu için Kur’an Arapça vahyedilmiş, mesaj onlara kendi dillerinde iletilmiştir. Metinde Hz. İbrahim’in Sümerli olduğu ve Arapların bu soy anlatısı için “Araplaşmış Arap” anlamında “Arab müsta‘ribe” ifadesini kullandığı da belirtilir.
Kur’an’ın Arapça indirilmesinin hikmetleri
Öztürk, Kur’an’ın Arapça indirilişinin hikmetlerini üç kavramla açıklar:
- Taakkul: Vahyi okuyup anlamak ve verilen mesaj üzerinde aklı işletmek (Yusuf, 2; Zuhruf, 3).
- İnzâr: Vahyin insanları uyarması ve onların da başkalarını uyarması. Kur’an, ilk muhataplarının dili dışında bir dille inseydi, yazarın değerlendirmesine göre mesajı anlamayanlar bu durumu itirazlarına gerekçe yapabilirdi (Şuara, 195; Ahkaf, 12; Fussılet, 44).
- Tedebbür: Okunan metni anlayarak anlamı üzerinde derin düşünmek.
Yazıda tedebbür, Kur’an okumanın özü olarak ele alınır. Metin dilini bilmek anlam üzerinde düşünmenin ilk şartı sayıldığından, Arapça bilmeyen Müslümanların Kur’an’ı anladıkları dildeki çevirisinden okumaları gerektiği savunulur. Öztürk, bu anlayışın namazda da korunması gerektiğini ileri sürer; Nisa suresinin 43. ayetini ne söylendiğini bilmeden namaz kılmama, Maun suresinin 4-5. ayetlerini ise namazı bilinçsizce kılanların eleştirilmesi bağlamında anar. Bu nedenle yazar, namazda Kur’an’dan okunan bölümlerin kişinin anladığı dilde okunması gerektiğini savunur.
Arapçanın kutsallaştırılması ve tarihsel miras
Öztürk’e göre Hz. Peygamber’in vefatından sonra yönetimi ele geçiren Emevî hanedanı, Hz. Ali ve evlatlarının ortadan kaldırılmasının ardından Arap olmayan Müslümanları sindirmeye yönelmiştir. Arap olmayan Müslümanlara “mevali” denmesi ve Arapça bilmeyenlerin “ümmi” kabul edilmesi, yazarın eleştirdiği tarihsel uygulamalar arasındadır. Ona göre bu dönemde İslam düşünce mirası Araplaştırılmış, Arapların ve Arapçanın üstünlüğü dinî bir anlayış gibi sunulmuştur.
Yazar, bu görüşleri desteklemek için hadislerin uydurulduğunu ve Emevî yönetimiyle Arap ırkının üstünlüğünü meşrulaştıran anlatıların yayıldığını ileri sürer. Fıkıh ve kelam kaynaklarının bu dönüşümün izlerini taşıdığını savunur. Osmanlı’nın da Arap kültürünün etkisi altında kaldığını, bu durumun kendi dili ve kültürü üzerindeki baskıyı beslediğini öne sürer. Arapça bilmeyenlerin Kur’an’a erişiminin zorlaşmasının, halkı dinî otoritelere bağımlı hâle getirdiğini düşünür.
Dil mi kutsal, mesaj mı?
Din konusunda önemli sorulardan biri, kutsallığın dile mi yoksa mesaja mı ait olduğudur. Öztürk’e göre dili kutsallaştırmak, zamanla o dili konuşan toplumu, ırkı, coğrafyayı ve kültürü de kutsallaştırma sonucunu doğurabilir. Böylece dilin taşıdığı mesaj geri plana itilir; anlaşılması ve üzerinde düşünülmesi güçleşir.
Yazar, bu durumu Hristiyanlık tarihindeki İncil çevirisi tartışmalarıyla karşılaştırır. Engizisyon papazlarının İncil’in başka dillere çevrilmesine izin vermediğini; metni anlamayanların dinî otoritelere başvurmak zorunda kaldığını anlatır. Ona göre mesajın anlaşılması için belirli kişilere bağımlılık yaratılması, dinî otoritenin halk üzerindeki gücünü artırır. Dilin kutsallaştırılması da benzer biçimde, mesajı anlamak isteyenleri aracılara muhtaç bırakabilir.
Metinde bu düzenin iki yarar sağladığı ileri sürülür: Halkın mesajı öğrenmek için dinî otoritelere ödediği karşılıklar ve yalnızca kelimelerin telaffuzunu öğreten eğitimden elde edilen gelir. Öztürk, bu eleştirisini Müslüman coğrafyasındaki “sarıklı engizisyon” benzetmesiyle sürdürür.
Namaz Türkçe kılınır mı?
Yazıya göre namazda Kur’an’dan belirli bölümlerin okunması şartı, bu bölümlerin mutlaka Arapça okunması şartına bağlanmıştır. Öztürk ise Kur’an’ın başka dillere çevrilmesinin ve anlaşılmasının önemini vurgular. Atatürk’ün Kur’an çevirisi yapılmasını istediğini, çeviriyi Elmalılı Hamdi Yazır’ın hazırladığını aktarır. Yazar, bu yaklaşımı İmam-ı Azam’a atfedilen görüşle benzer bulur: Kur’an’ın her dile çevrilebileceğini ve çevirisiyle namaz kılınabileceğini savunur. Bu görüşte Kur’an’ın özü, farklı peygamberlere farklı dillerde iletilen manadır.
Öztürk’e göre Kur’an’ın çevirisi yapılmaz veya çeviri okunmazsa geniş kitleler mesajı anlayamaz. Bu durumda metinde Âl-i İmrân suresinin 19. ayetiyle ilişkilendirilen, Kur’an aracılığıyla insanları uyarma çağrısının herkese ulaşması güçleşir. Yazar, özgün metnin korunmasıyla birlikte farklı dillere çevrilerek halkın yararlanmasına açılmasını savunur. Böylece “Kur’an Arapça okumak zorunlu mu?” sorusunu, metnin dili kadar anlamının ve mesajının da önemini öne çıkararak yanıtlar.
Temel ibadeti dışlayarak aldatma
Öztürk, Kur’an’ı okuma ve anlama ibadetinin ikinci plana itilmesini de eleştirir. Ona göre temel ibadet önce namaza indirgenmiş, ardından Arapça okuma şartıyla özdeşleştirilmiştir. Böylece pek çok Müslüman, namazda okuyacağı kadar Kur’an ezberlemekle yetinmiş; Kur’an’ı anlamıyla okuma ayrı bir sorumluluk olarak yeterince öne çıkmamıştır. Arapça bilmeyenler de namazda okudukları ayet ve surelerin anlamına erişememiştir.
Yazar, Kur’an’ı anlamını bilerek okumayı namazdan önce gelen ve ondan daha önemli gördüğü bir yükümlülük olarak sunar. Bu savını, Kur’an’ın ilk vahyedilen kelimesinin “Oku!” olmasıyla ve Müzzemmil suresinin 4. ayetindeki “Kur’an’ı düşüne düşüne, dikkatle oku” buyruğuyla ilişkilendirir. Aynı surenin 20. ayetinde bu okuma buyruğunun tekrarlandığını, ardından namaz emrinin geldiğini belirtir. Daha geniş bilgi için Kur’an’ın Temel Buyrukları adlı eserine gönderme yapar.
Ankebut suresinin 45. ayetinden hareketle zikrin namazdan üstün olduğunu söyleyen Öztürk, zikri öncelikle Kur’an okumak ve Allah’ı anmak şeklinde yorumlar. “Allah, Allah” sesleri çıkararak yapılan uygulamaları ise zikrin özü olarak görmez. Bu noktada 19. yüzyıl sufi düşünürü Kuşadalı İbrahim Halveti’yi (ö. 1845) örnek verir; Halveti’nin bağlılarına Kur’an’ı bırakıp başkalarının düzenlediği sözde zikirlerle vakit kaybetmemelerini söylediğini aktarır.
Öztürk’ün güçlü biçimde dile getirdiği sonuç şudur: Kur’an okumak, namaz kılmak kadar önemli; hatta yazara göre daha değerlidir. Sadece namaz kılıp Kur’an’ı okumayan kişinin durumunu, Kur’an okuyup namaz kılmayan kişinin durumundan daha olumsuz değerlendirir. Teheccüdün de Kur’an’la gece meşguliyeti anlamından uzaklaştırılarak yalnızca namaz olarak yorumlandığını ileri sürer.
Kur’an okumayı merasime ve mekâna hapsetmek
Yazıda Kur’an okumanın camiyle sınırlandırılması ve merasime dönüştürülmesi de eleştirilir. Öztürk, Emevî valisi Haccac’ın (ö. 95/714) sabah namazından sonra okunmaları için camilere mushaflar koydurmasını, Kur’an okumanın camiyle özdeşleştirilmesinin başlangıcı olarak aktarır. Bu konuda Şâtıbî’nin el-İ‘tisam adlı eserinin 1/172. sayfasına atıfta bulunur.
Kur’an’ın “okunacak şeyleri toplayan kitap” anlamına geldiğini hatırlatan yazar, onun okunup anlaşılması gereken bir kitap olmaktan çıkarılarak duvara asılan ya da yalnızca belirli merasimlerde okunan bir nesneye dönüştürülmesini eleştirir. Bu uygulamalar hakkındaki daha geniş değerlendirme için İslam Nasıl Yozlaştırıldı adlı kitabının Kur’an maddesine yönlendirir.
Öztürk’e göre Kur’an okumanın ruhu merasim değil, anlam üzerinde derin düşünmek demek olan tedebbürdür. Kur’an’ın anlaşılmasını ve üzerinde düşünülmesini engelleyen uygulamalara karşı çıkar; yazısını bu güçlü eleştiriyle tamamlar.
Kaynak: Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Allah İle Aldatmak, s. 152-167.




0 yorum: