Dünyaca ünlü bir fotoğrafçı... Şöhrete ve paraya doymuş. Yaşadığı büyük kentin gürültüsünden, sürekli çalan telefonların sesinden, ha bire “Kendini toparla” diyen sıkıcı öğütlerden sakınabilmek için müzikle tıkıyor kulaklarını.
Arabayla eve döndüğü bir gece yarısı, yine kulağında notalarla keskin bir virajı alırken ölümcül bir kazadan kıl payı kurtuluyor. Çarpmak üzere olduğu aracın penceresinde ölümün yüzünü görüyor. Azrail’iyle yüzleşiyor.
Az kalsın tabutu olacak arabasından inip yürümeye başlıyor. O andan itibaren, kendisini kovalayan ecelin peşine düşüyor. Ve ölümü kovalarken yaşamı keşfediyor.
Palermo’da ikinci bir hayat
Hayranı olduğum Alman film yönetmeni Wim Wenders’in “Palermo Shooting” (“Palermo’da Yüzleşme”) filmi, izleyicisini hayatı, ölümü ve kendini sorgulamaya davet ediyor. Bu Palermo'da Yüzleşme filmi, ölümle burun buruna gelen bir insanın eski hayatına başka gözlerle bakmaya başlamasını anlatıyor.
Ölümle yüzleşmesinin ardından Palermo’da ikinci hayata başlayan fotoğrafçı, eski hayatını kirli bir elbise gibi çıkarıp atıyor üzerinden. Bu güzelim Akdeniz adasında, kulağında müzikle saatlerce yürüdükten sonra cep telefonuna göz atıyor:
“Yokluğumda 23 kişi aramış,” diyor.
“Yokluğum” dediği, “varlığı” aslında... Belki de ilk kez kendisi için “var” olduğu saatler. Telefonların, işlerin ve başkalarının beklentilerinin dışında geçirdiği bu zaman, ona hayatında neyin eksik kaldığını düşündürüyor.
O adada tanışıp sevdiği kıza, “Görmediğim hiçbir şeye inanmam,” deyince şu cevabı alıyor:
“Bense sadece görmediklerime inanırım:
Tanrı, aşk, yaşam gibi...”
Her şeyi son kez yaşar gibi
Filmin bir sahnesinde çobanlık yapan zengin bir işadamı, yeni hayatına doğru yürüyen fotoğrafçıya bir hayat dersi veriyor. Bazen bir şeyi son kez yaptığımızı o an fark etmeyebileceğimizi hatırlatıyor:
“Bazen bir şeyleri son kez yaptığımızı fark etmeyiz. Belki o yüzü son görüşümüzdür ya da o yoldan son geçişimiz... Bir şarkıya kulak verirken onu bir daha hiç dinleyemeyeceğimizi bilmeyiz; birinde tattığımız aşkı, bir daha hiç yakalayamayacağımızı bilemediğimiz gibi...”
“İşte o yüzden, her şeyi son kez yaşar gibi doyasıya yaşamalıyız.”
Bu sözler, hayat ve ölüm üzerine düşünürken insanın gündelik anlara nasıl yaklaşabileceğini de gösteriyor. Son olduğunu bilmediğimiz bir karşılaşma, bir yolculuk ya da bir şarkı, sonradan hafızamızda bambaşka bir yere yerleşebilir. Her anı değerli kılan da belki, onun tekrar edip etmeyeceğini bilemememizdir.
Hayatın kendi “son” planı
Michael Jackson’ın “son konseri”ne hazırlanırken ölüvermesi bana bu sahneyi hatırlattı. Basın toplantısında kararlı bir edayla, “Bu kesinlikle en son konserim olacak,” diyordu. En iyisi olsun diye çabalıyordu.
Bizse gençliğimizin efsanevi pop starını sahnede son kez izleyebilmek için bilet arıyorduk. Oysa hayat, kendisine rağmen plan yapılmasından hiç hoşlanmazdı. Onun başka bir “son” planı vardı.
İnsan geleceğe dair kararlar alabilir, bir sonraki buluşmayı ya da dinleyeceği şarkıyı planlayabilir. Ama neyin gerçekten son olacağını bilemez. Hayat bazen sonuncuyu çoktan yaşatmıştır size; esaslı bir finali bile çok görür. Bazense “Bir daha olmaz,” zannettiğiniz şeyi ummadık anda karşınıza çıkarıverir.
Hiçbir şey için “son” demeyin
O yüzden siz siz olun, hiçbir şey için “son” demeyin. Neyin gerçekten son olduğunu bilemezsiniz. Hayatı son kez yaşar gibi yaşamak, her şeyin biteceğini düşünerek kaygılanmak değil; elimizdeki ana hakkını vermektir.
En iyisi, her şarkıya son kez dinler gibi kulak vermek, her baharı bir dahakini göremeyecekmiş gibi içine çekmek; her dostla, ana babayla son buluşmaymış gibi sımsıcak kucaklaşabilmek. Her aşkı da en sonuncuymuş gibi doyasıya yaşayabilmektir.








